Bu e-kitap; eTwinning "Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri" Projesi kapsamında internet üzerinden türküler derlenerek hazırlanmıştır.
Kopya edilemez,iktibas edilemez.Tüm hakları saklıdır. Para ile satılamaz.
"Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri Proje Ekibi "

Bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen tüm "Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri" proje ortaklarımıza şükranlarımızı sunuyorum.
Hasan KIZILKAYA


Kitabın hazırlanmasında emeği geçenler (alfabetik):

Sındırgı Gölcük Ortaokulu



HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
AKPINAR YAPISINA TÜRKÜSÜ
Balıkesir'in Sındırgı İlçesi Işıklar Köyünde yaşayan, köyün ve çevrenin en güzel ve alımlı kızı olarak bilinen Alyanak Emine adlı bir kız vardır. Emine köyden sevdiği gençle bir gün nişanlanır ve ardından genç askere gider.O zamanlarda Mehmet Efe denilen ve dağlarda gezen bir eşkıya vardır. Zaman zaman köylere inen Mehmet Efe bir gün Işıklar Köyüne iner, o sırada Akpınar’da arkadaşlarıyla su doldurmaya gelen Emine’yi görür ve sevdalanır. Emine’yi ailesinden isteyen Mehmet Efe nişanlı olduğunu öğrenir. Kızı alamayacağını anlar. Buna rağmen sevdası gün geçtikçe çoğalır. Hatta Emine’yi kaçıracağını bile söyler. Emine’nin ailesi kızlarını saklarlar. Mehmet Efe’nin Emine’nin sevdasından sık sık köye indiğini duyan jandarma, bir gün pusu kurarak Mehmet Efe’yi öldürür. Mehmet Efe ölmeden önce Emine’ye duyduğu sevdasını şu mısralarla dile getirmiştir.
Akpınar yapısına,gün doğmuş yapısına
Eminem çiçekler yollamış, bayıldım kokusuna
Eminem Eminem,çiçek geldi yakından,
yaprakları haber verdi,senin güzel kokundan
Akpınar'a varaydım Emine'mi göreydim
Emine'min kucağında canlar verip öleydim
Güzelim güzelim dala bakır asılmaz,
Güzel sana sarmayınca deli gönlüm yasılmaz
Akpınara varayım Eminemi göreyim
Eminemin yoluna Canlar verip öleyim
Güzelim güzelim Öldüğüne yanmazdım
Gözüm sana kapansa Cennet bile anmazdım
Akpınar yapısına Gün doğmuş kapısına
Eminem çiçek yollamış Uyandım kokusuna
Güzelim güzelim Çiçek geldi yakından
Yaprakları haber verdi Bana burcu kokundan
Akpınar yolu geniştir Kız urbanı değiştir
Mehmet canlar verirken Can Eminem demiştir
Güzelim güzelim Kara bağla hırkaya
Telli kuşum bıraktırdı Eminemi arkaya
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Aksaray Develisi ( Aksaray )
Yaklaşık 1900 yıllan Temmuz güneşinin Anadolu’yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya ‘ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yan bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf an kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor.İri yan koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalanan ameleye takılır.
Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ”Ne sert bir adam” diye düşünür.Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!.. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa’nın Konya’da namı olduğunu, Konya sohbet ortamlarının değişmez siması olduğunu.Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağaının taş yontarken çekicinin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün habercisiydi. Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra Başını aktaşa koyar, uzanır, uyuya kalır. Rüyasında bir türkü söylerken görür kendini. Uyanınca o türküyü mırıldadığını hisseder.Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. İşte o türkü, o gün bugündür dillerden düşmez, söylenir durur.
Eremedim vefasına dünyanın,
Bülbül konmuş sarayına Konya’nın
Aksaray’dan Bakırtolu’na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider
Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi
Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı
Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı
Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım
TUBA GÜLER
YİĞİTYOLU DR.İLHAN KOÇTÜRK O.O./DİYARBAKIR
MAKARAM SARI BAĞLAR
1940'larda siverekte vuku bulan bir kız kacırma eyleminin hazin ile sonlanmasından sonra yakılan agıttır aslında... günümüze gelene kadar deformasyona ugrayarak oyun havası şeklini almıştır. hikayeye göre diyarbakır'da yasayan bir terzinin yolu bir iş için siverek'e düşer. terzi ilçenin onde gelen birine damatlık dikecektir. terzi çalışırken ev ahalisinden olan asiye'yi görür ve bir anda vurulur. Ama sonradan ogrenecektir ki asiye damatlığını diktiği kişi ile nişanlıdır. onunla evlenecektir. lakin asiye bu evliliğede razı değildir. baba zoru ile başlık parası karşılığında peşkeş çekilmiştir.
terzi yanıp tutuştuğu asiyeyi avluda çalışırken izlemektedir. asiye bu terzinin bakışlarına ilgisiz kalmaz. derken konuşurlar, anlaşırlar. karar verirler kaçmaya... asiye gelin kına gecesi bohçaını alıp varır terzinin yanına. elele tutuşup başlarlar karacadağ'ı aşmaya. bu arada asiyenin ailesi jandarmalarla beraber yola koyulmuştur. uzun bir takip sonrasında bu iki amansız aşık bir çatakta jandarmamlar tarafından kıstırlır. terzinin eline kelepçe vurulup hapse atılır. asiye'de bahsi geçen kişi ile zorla evlendirilir. terzi yıllar yılı bu ağıdı hapishane voltasında soyler durur. ve bu böyle kulaktan kulaga yayılarak halkın diline türkü olur. terziye ne olduğu bilinmez hapisten çıktıktan sonra... ama asiye gelin'i ben bizzat gördüğümde bayagı yaşlanmış torun torbaya karışmış tontiş bir nineydi.
makaram sarı bağlar loy,
kız söyler gelin ağlar.
niye ben ölmüş müyem loy,
asye´m karalar bağlar.
o perde o perde, zülfün yüzüne perde.
devriyeler sardı bizi, meğer kaderim böyle.
makarada ipliğim loy,
asye´m benim kekliğim.
hiç aklımdan çıkmıyor loy,
tenhalarda gezdiğim.
o perde o perde, zülfün yüzüne perde.
devriyeler sardı bizi, meğer kaderim böyle.
YİĞİTYOLU DR.İLHAN KOÇTÜRK ORTAOKULU -DİYARBAKIR
TUBA GÜLER
YİĞİTYOLU DR.İLHAN KOÇTÜRK O.O.-DİYARBAKIR
NE GÜZELDİR DİYARBEKİR ELLERİ
Araştırmacı yazar Mehmet Ali Abakay "keçi" olarak bilinen burcun adının Kürtçe kızlar anlamına gelen"Keçik"ten geldiğini söyledi. Sasani hükümdarı Kubad'ın Diyarbakır'ı ele geçirirken burçta kadın ve genç kızların olduğu bir rahibe kurumu olduğunu savunan Abakay, yaptığı araştırmalarda burcun Maristefanos Kilisesi olarak tespit edildiğini bildirdi. Burcun manastır olarak kullanıldığını ve burada rahibe yetiştirildiğine işaret eden Abakay, "Kızların olduğu yer anlamında olan Keçi Burcu, 76 burç içerisinde manzarası ile insanları etkiliyor" ifadelerini kullandı.
Burcun 3 katlı olduğunu ve dışarıya açılan ikinci kapısı bulunduğunu anlatan Abakay, dışarıya açılan kapısının daha sonra taşlarla örüldüğünü, bu nedenle net olarak görülemediğini kaydetti. Abakay, "Merdivenlerden yukarı çıkarken Mervani kitabesi vardır. Kitabe, 1920 yılına kadar yerindeydi. Ama maalesef bugün o kitabeden sadece 3 taş parça kalmış" dedi.
Hancepekte sıra sıra faytonlar Oturmuşlar türlü türlü hatunlar Boylarında beşi birlik altınlar Ne güzeldir diyarbekir elleri
elleri elleri vay Cok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay
Mardin kapı efe ehvan yatağı Ciğ köfte meftune derdin ortağı
Ne güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay
Cok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay
Dicle nehri gelin gibi akarsın Gazi köskü mahsun melul bakarsın
Kırklar dağı cok cigerler yakarsın Ne güzeldir diyarbekir elleri
elleri elleri vay Cok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay
Celal beyin yanik sesi kulaktan Hevsel bahcasından gelir uzaktan Dinleniyo büyük kücük her yastan Ne güzeldir diyarbekir elleri
elleri elleri vay Cok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay Cay önünde kan kırmızı karpuzlar Hüllelerde oturmus genc kızlar
Her baktıkça canım ciğerim sızlar Ne güzeldir diyarbekir elleri
elleri elleri vay Cok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay
Ben bu sene fiskaya yenikapi Al pasa ofis baglardag kapı Kurban olam cok güzeldir her yanın Ne güzeldir diyarbekir elleri
elleri elleri vay Çok güzeldir diyarbekir elleri elleri elleri vay.
BURSA MUSTAFAKEMALPAŞA ANAOKULU
SERPİL ÇİFTÇİ
MUSTAFAKEMALPAŞA ANAOKULU
DERE GELİYOR DERE ( Kırklareli/LüleburgazYöresi)
Birbirini seven iki gencin buluşma noktalarıydı derenin kenarı bir gün yine derenin kenarına geldiklerinde kız derenin dibinde birşey farkeder iyice yakınına yaklaştığında dere bir anda taşar ve kız geriye çıkamadan suların altında kalır ""dere götürdü kzı baktı oğlan arkasından "" .Sonra da genç, kızın ardından bu sözleri yazar .
Dere geliyor dere Ya le le ya le le
Kumunu sere sere Yalelellim
Al beni götür dere Ya le le ya le le
Yarin olduğu yere Yalelellim
Amanın aman aman Yamanın yaman yaman
Bizim düğün ne zaman Yalelellim
Ben armutu dişledim Yalele ya le le
Sapını gümüşledim Yalelellim
Sevdiğimin ismini Ya le le ya le le
Mintanıma işledim Yalelellim
Armut dalda bir iki, Saydım baktım oniki
Onikinin içinde En güzeli benimki
KAYSERİ DURAK HAVA DEMİR ORTAOKULU
ÜMMÜGÜLSÜM YÜKSEL
KAYSERİ DURAK HAVA DEMİR ORTAOKULU
AĞAM İSTANBUL'U MESKEN Mİ TUTTUN HİKAYESİ
Kayseri Yöresi Halk Türküleri isimli eserde bu türkünün hikayesi ve derleme metni, Necip Oyman’ın ağzından nakledilmektedir.Bu türkünün 130, 140 yıl önce geçmiş, gerçek ve tüyler ürpertici bir hikayesi vardır. Bu hikayeyi günümüzde Kayseri Türkülerini aslına en uygun bir şekilde maharetle çalan ve okuyan udi Necip Oyman (tanınmış namı Şapkacı Necip Usta) dan dinledik. Oyman, kendine ilk müzik zevki aşılayan yaşlı komşusundan naklen bu hikayeyi anlatıyor:
“Bundan 55 yıl önce, 75-80 yaşlarında olan, Talas’ta Cemal Emmi isminde bahçe komşumuz vardı. Amatör bağlama sanatkarı olan Cemal Emmi çok içli saz çalardı.
Cemal Emmi, aslen Talas’a bağlı Kuruköprü köyündendir. Akşamüzeri, iş dönüşü, Cemal Emmi bahçesinin sekisini hazırlattırır. Sekiye uzanarak kendi kendine dinlenir. Bazen de bağlamasını eline alır dertli dertli çalardı. Onun bağlama tavrı, makamı, bugün kimsede yoktur. Cemal Emmi çalarken, yanına kimseyi kabul etmezdi. Ben çok ciddi olarak dinlediğim için, benim bazı günler sazını dinlememe müsaade ederdi. Ben de fırsat buldukça sık sık sazını dinlemeye giderdim. Diyebilirim ki, ilk folklor ve müzik zevkimi onun sazından almışımdır. 8-10 yaşlarında çocuktum. Bir gün yine Cemal Emmi sekisine oturmuş, dertli dertli saz çalarken, yavaşça yanına varıp oturdum. Sazına öyle dalmıştı ki, benim geldiğimi görmedi bile. Bir aralık kaşlarını çatarak “Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun” türküsünü çalmaya başladı. Hem çalıyor hem de okuyordu. Bir anda hüngür hüngür ağladığını, gözyaşlarının çenesinden damladığını gördüm.
Ben de üzülmüş olacağım ki bu ağlamasının nedenini merak edip safiyane sordum: Cemal Emmi, niye ağlıyorsun? Dedim.Birkaç dakika sustu, sazı bıraktı. Mendili ile gözlerini kuruladıktan sonra derinden bir of çekti ve bana dönerek, manalı manalı baktı. Dinle evlat dedi.Ben onu nasıl şuurlu olarak ve can kulağı ile dinlemişsem, sesi hala kulaklarımdadır. Tok sesi ile söze başladı:
-Bak Necip yavrum, sen daha böyle şeyleri anlamazsın ama, ben sana köyümüzde geçen gerçek bir sevgi olayını anlatayım da dinle. Ben o zaman bıyıkları yeni terleyen delikanlıydım. Köyümüz 40-50 hanelik küçük bir yerdi. Arazimiz de pek geniş sayılmazdı. Köyde herkes birbirini tanır, birbirinin ahvalini anlardı. Köyümüzün iki güzel kızı, yine bizim köyden iki delikanlıyla nişanlıydılar. O zaman bazı köyler gibi, bizim köyler de zengin köylerden değildi.Bu nişanlanan delikanlıların da maddi durumları iyi değildi.
Maişetlerini temin etmek ve üç beş kuruş biriktirmek için İstanbul’a gitmeye karar verdiler. Para kazanıp köye dönecekler ve nişanlıları ile evleneceklerdi. Gençlerden biri İstanbul’a giderken, nişanlısına vermek üzere, annesine bir yazma bırakıyor ve “Anne ben İstanbul’a gittikten sonra bu yazmayı nişanlıma ver bürünsün.” diyor. İki delikanlı İstanbul’a gidiyor. Birisi iki yaz çalışıp para biriktiriyor ve köyüne dönüp evleniyor. Nişanlısına yazma bırakan diğeri, İstanbul’un eğlence alemine dalıp köyünü, nişanlısını unutuyor. Köyüne mektup yazmak veya haber yollamak bile kendisine yük geliyor. Bu arada kendisine yazma bırakılan talihsiz nişanlı kız, köyde annesini kaybederek öksüz kalıyor. Onu hayata bağlayan nişanlısının yolunu bekliyor. Yıllar geçiyor. Tarlaya, bağa bahçeye gidiyor, ev işleriyle meşgul oluyor. Gözü ve gönlü İstanbul’da. Hiçbir meşguliyet onu teselli etmiyor. Ayrıca köyüne dönerek arkadaşı ile evlenen delikanlının mutluluğu da bu talihsiz kızı imrendiriyor.
Aylarca, yıllarca aldatılan kız, köyde herkesin kendine aldatılan kız gözüyle baktığını zannediyor. Sıkıntıdan bunalımlar geçiren kızcağız, derdini kimselere anlatamamanın ateşiyle hasret girdabına düşüyor. Yıllarca bekliyor, içine kapanıyor, derdini açacak kimseyi de bulamıyor. Aradan beş altı yıl geçince tahammül edilemez bunaltılarla hastalanıyor. Bu arada kendi kendine, kendi haline türkü yakıyor. Fakat bu türkü bir çırpıda yakılmıyor. Yıllar boyu kendi durumunu, hislerini dile getiriyor. Bu sözlerin besteli söylenişini de kendisi içli ezgilerle seslendiriyor. Talihsiz kız, bu deyişleri söyleye söyleye yıllar sonra ince ağrılara (vereme) tutulur. Onuncu ayrılık yılında yatağa düşer. O yıl son kez Cemal Emmi, hasta yoklamaya gidiyor ve kızı dermansız, mecalsiz, yatakta sararmış buluyor. Bir hafta sonra Cemal Emmi, zavallı kızın dünyadan murat alamadan öldüğünü duyuyor. İşte bu acıklı türküsünü her çalışta Cemal Emmi hüngür hüngür ağlar ve duygulanırmış.”
AĞAM İSTANBUL'U MESKEN Mİ TUTTUN
Ağam İstanbul’u mesken mi tuttun,Gördün güzelleri bizi unuttun
Sılaya gelmeye yemin mi ettin, Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
2
Ağam sen gideli yedi yıl oldu,Diktiğin dikmeler meyveye geldi
Seninle gidenler sılaya döndü,Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
3
Ağamın giydiği ketenden gömlek, Yoğ imiş dünyada öksüze gülmek
Bize yakışır mı gurbet beklemek,Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
4
Ağam sakısını atmış sicime ,Feleğin ettiği gitti gücüme
Allah yazmış anaların suçu ne, Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
5
Ağam İstanbul’da salkım söğüttü, Şahsını unuttum nasıl yiğitti
Seninle gidenler oğlan büyüttü, Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
6
Verdiğin yazmayı bürünmeyim mi, Çıkıp da damlara görünmeyim mi
Ellere bakıp da yerinmeyim mi, Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
7
Ağam sen gideli dışa çıkmadım
Mor püsküllü yiğitlere bakmadım
Zülfünü sakladım fese sokmadım
Gayri dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
8
Verdiğin yazmayı ateşe yaktım
Çürüttüm ömrümü yoluna baktım
Saçımı süpürge kolumu yaktım
Tez gel ağam tez gel eylenmeyesin
Orda güzel çoktur evlenmeyesin
CEMAL YÜKSEL İLKOKULU/ANKARA
Elif Demet OCAK
Cemal Yüksel İlkokulu
Hastane Önünde İncir Ağacı Türküsü (Akdağmadeni,Yozgat)
Komşu kızı ile beşik kertmesi olan bir genç askerde vereme yakalanır. Hava değişimi olarak Yozgat’a (Akdağmadeni) gelir. Sözlüsünün ailesi gence kızlarını göstermek istemez. Genç tedavi için İstanbul’da hastaneye yatar. Pencereden gördüğü incir ağacından aldığı ilhamla aşağıdaki türküyü söyler. Yakalandığı amansız hastalıktan kurtarılamayarak hastanede ölür. Ailesi cenazesini Yozgat’a getiremez, İstanbul’da kalır.
Hastane Önünde İncir Ağacı (Annem Ağacı)
Doktor Bulamadı Bana İlâcı (Annem İlâcı)
Baş Tabip Geliyor Zehirden Acı (Annem Vay Acı)
Garip Kaldım Yüreğime Derdoldu (Annem Derdoldu)
Ellerin Vatanı Bana Yurdoldu (Annem Yurdoldu)
Mezarımı Kazın Bayıra Düze (Annem Vay Düze)
Yönünü Çevirin Sıladan Yüze (Annem Vay Yüze)
Benden Selâm Söylen Sevdiğimize (Sevdiğimize)
Başına Koysun Karalar Bağlasın (Annem Bağlasın)
Gurbet Elde Kaldım Diye Ağlasın (Annem Ağlasın)
MERSİN GÜLNAR CUMHURİYET YATILI BÖLGE OKULU
İLKER ŞENOL
MERSİN/Gülnar/Cumhuriyet Yatılı Bölge Ortaokulu
GERALİ-SİLİFKE (HAMÇÖKELEK)- (Silifke)
Silifke yöresinde yaşamış aksak, uyuşuk, şişman, tembel birisi; bazı yerlerde mert, cesur birisi, bazı yerlerde de çok obur birisi olarak anlatılır. Gerali’nin bir hanımı vardır. Bu hanımının aksak, uyuşuk, şişman olması ve elinden pek bir iş gelmediği için oturduğu yerden diliyle Gerali’ye ileri geri laf söylemektedir. Gerali de bu olanlara dayanamaz ve belki ikinci eşimde mutlu olurum ümidiyle eşinin üzerine bir kuma getirir. Yeni hanımı genç ve zayıf bir kadındır. Bu sefer zayıf ve genç kadının eve geldiğini görünce eski şişman kadın onu kıskanır. Yeni gelen zayıf, genç kadın ise eşine kendini ispatlamak için oynamaya başlar.
Gerali de genç bir bayan aldım diye sevincinden başlar oynamaya. Bunu gören eski şişman kadın “Benim ondan neyim eksik?” deyip o da başlar oynamaya. Ancak kadının dizinde sakatlık vardır. Bu nedenle oyunu aksayarak oynar. Bu ve buna benzer birçok olayda aynı şeyler tekrarlanır. Bu olanları gören Gerali artık dayanamaz ve başlar beddua etmeye:
Birine aldım bir arşın astar,
Öteki avrat bacağını kösmüş bayramlık ister,
Kadir Mevla’m ikisinin acısını birden göster,
Yandım, Allah’ım yandım,Şu iki avradın elinden,
Hele güççüğü güççük de goca domuzun dilinden
(Amman aman)
Gerali dedikleri bir gençten uşak
Gerali dedikleri bir gençten uşak yar yar
Başına şal bağlar da belinde kuşak,Gerali'm hey hey hey
Dönü dönü ver de ah sekerek,boğazına dursun ham çökelek
Geli geli ver de gız sekerek, Ümüğüne dursun ham çökelek
(Amman aman)
Gır eşeğime biner daş oluktan aşarım
Gır eşeğime biner daş oluktan aşarım yar yar
Canımı sıkmayın avratlar da ikinizi birden boşarım
Kurtulamadım kötü avrat elinden hey hey hey
Dönü dönü ver de ah sekerek,boğazına dursun ham çökelek
Geli geli ver de gız sekerek, Ümüğüne dursun ham çökelek
(Amman aman)
Birine aldık bir metre astar, Biri de şalvarlık ister yar yar
Kadir Mevlam ikisinin acısını birden göster
Kurtulamadım kötü avrat elinden hey hey hey
Dönü dönü ver de ah sekerek
Boğazına dursun ham çökelek
Geli geli ver de gız seker
Ümüğüne dursun ham çökelek
AYŞE TOKUR İLKOKULU
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Hey Onbeşli(Tokat Yöresi)
Çanakkale cephesi bir ölümün değirmeni gibiydi. Cephede meydana gelen boşlukları doldurmak için,diğer cephelerden asker getirilemediğinden, yakın çevreden başlayarak,15 yaş üstündeki eli silah tutan gençler Çanakkale'ye sevk edilmişti. Hayatlarının başındaki bu gençler,vatanın kendilerinden beklediği yüce vazifeyi hakkıyla yerine getirmek için azim ve inançla cepheye koşmuşlardır.15- 19 yaş aralığındaki bu gençlerin cepheye katılmaları anısına Anadolu'da yakılan meşhur"Hey Onbeşli Onbeşli" adlı türküde söz konusu durum acı ve dramatik bir dille yazılmıştır. Burada söz edilen 15'liler 1315 doğumlulardır.
HEY ONBEŞLİ
Hey Onbeşli Onbeşli, Tokat yolları taşlı.
Onbeşliler gidiyor, kızların gözü yaşlı
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye
Gidiyom gizemiyom, az doldur içemiyom
Sevdiğim pek gönüllü, koyup da gidemiyom.
Aslan yarim kız senin adın Hediye
Ben dolandım sen de dolan gel beriye
Fistan aldım endazesi onyediye
ELİF DEMET OCAK
CEMAL YÜKSEL İLKOKULU
YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR ( Tekirdağ/Malkara )
Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde yabancı köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ,talip olur. Zeynep'i Ali'ye verirler. Ali, Zeynep'i alıp köyüne götürür. Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker.Uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda özlemini gidermeye çalışır.
Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür. Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasına karar verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz,sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.
YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR
Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar,
Aşrı Aşrı Memlekete Kız Vermesinler
Annesinin Bir Tanesini Hor Görmesinler,
Uçan Da Kuşlara Malûm Olsun, Ben Annemi Özledim.
Hem Annemi Hem Babamı, Ben Köyümü Özledim.
Annemin Yelkeni Olsa Açsa Da Gelse,
Babamın Bir Atı Olsa Binse De Gelse,
Kardeşlerim Yolları Bilse De Gelse.
Uçan Da Kuşlara Malûm Olsun, Ben Annemi Özledim.
Hem Annemi Hem Babamı, Ben Köyümü Özledim
BURSA MUSTAFAKEMALPAŞA ANAOKULU
SERPİL ÇİFTÇİ
MUSTAFAKEMALPAŞA ANAOKULU
ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN
(GELİN NAZLANMASI BURSA YÖRESİ)
Zeytinyağlı yiyemem diğer adıyla gelin nazlanması olarakta bilinen bu halk türküsü isminden de anlaşılacağı üzere bir gelinin nazlanmasını anlatır. Hangi köy yada beldede geçtiği ve şahıslar bilinememekle birlikte Bursa yöresine ait olduğu bilinen türkü zengin iyi yerlerde yetişmiş okumuş bir genç kızın dağ yöresinde bir köye gelin olarak verilmesiyle başlar. Gelin kız yaşamaya başladığı yeni çevreye ve insanlara uyum sağlayamaz onlar gibi basmadan elbiseler giyemeyeceğini damak tadının onların yemeklerine uymadığını böyle bir yere gelin gittiği için yaptığı çeyizlerin boşa olduğunu söyler.
Duman içi dağlarda yalnız kaldım diyerek eski yaşantısına duyduğu hasreti dile getirir. Evlendiği insanın kendisine uygun olmadığını söyleyerek ona efendim diyemeyeceğini hakir görerek dengi biri olmadığını söyler kendine uygun bir eş isteyerek verin bana yarimi (bana uygun olan insanı) annemden izin aldım diyerek söylenir türkünün diğer bir kısmında ise yaşadığı yerin özelliklerini anlatarak kara üzüm bağlarının olduğunu ve insanların yeşil yazmalar taktığını söyler fakat her nakaratta da kaldım duman içi dağlarda sevgili yarim nerelerde diyerek üzüntüsünde dile getirir..
Zeytin Yağlı Yiyemem Aman,
Basma Da Fistan Giyemem Aman.
Senin Gibi Cahile, Ben Efendim Diyemem Aman.
Kaldım duman içi dağlarda, Sevgili Yarim Nerelerde.
Kara Üzüm Asması, Yeşil Olur Yazması.
Ben Yarimden Ayrılmam,
Kaldım dumaniçi Dağlarda Sevgili Yarim Nerelerde.
Asmadan Üzüm Aldım, Sapını Uzun Aldım.
Verin Benim Yarimi, Annemden İzin Aldım.
GİRESUN PİRAZİZ EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
SEMRA YAVUZ
PİRAZİZ EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
EŞREF BEY TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ ( Giresun)
Eşref Bey 1905 yılında o zamanki adıyla abdal diye bilinen Piraziz ilçemizde dünyaya gelmiş. Kişilik olarak son derece sosyal, cömert, halk tarafından sevilen biriymiş Eşref Bey. Giresun merkezde Camlı Sokakta (Şimdiki Fatih Cad.)abisiyle kendilerine ait olan fındık fabrikalarını işletirlermiş.1933 yılında bir yakınının tavsiyesi üzerine fabrikasında muhasebeci olarak çalıştırmak için Hakkı isimli bir kişiyi yanına almış. Hakkı’yı geniş yetkilerle donatmış; ancak bir süre sonra fabrikada çalışan bayan işçiler Hakkı’yı Eşref Bey’e şikayet etmişler. Hakkı’nın kendilerini rahatsız ettiğini ve kendi çalıştıkları bölüme gelmemesini talep etmişler.
Eşref Bey, Hakkı’ya kadın işçilerin bölümüne girmemesini sıkı sıkı tembih etmiş. Ancak kısa bir süre sonra Hakkı’nın yine o bölümde dolaştığını görerek kendisini sert bir şekilde uyarmış. Hakkı bunu gururuna yedirememiş ancak sesini de çıkaramamış. İzleyen günlerde Giresun’da adet olduğu üzere Giresun limanından fındık yükleyerek sezonun ilk nakliyesini yapacak olan gemi seferi için tören düzenlemiş. Tören bittikten sonra Eşref Bey, Hakkı’yı da yanına alarak lokantada yemek yemişler. Ardından fabrikaya dönmüşler ofiste sohbet esnasında Hakkı, Eşref Bey’e tabancasını çok beğendiğini görmek istediğini söylemiş. Eşref Bey de tabancasını vermiş. Hakkı orada Eşraf Bey’i kendi silahı ile vurmuş.
Eşref Bey vurulduktan sonra son gücünü toplayıp fabrikasından çıkmış oradan geçen Talat Bey’e ‘Hakkı beni vurdu Talat’ demiş.
Hemen ardından çevredeki esnaf Eşref Bey’i hastaneye kaldırmış, ancak iki saat geçmeden Eşref Bey vefat etmiş. Hakkı büyük bir takip sonrası yakalanmış ve cezaevine götürülmüş. Hakkı cezaevinde yatarken Eşref Bey’in en yakın arkadaşı ve akrabası olan Ahmet Ağa Gedikali, can dostum dediği Eşref Bey’in öcünü almak için çevresini kullanarak aynı cezaevine basit bir suçla girmiş ve keskinlettiği bir kaşığın sapını Hakkı’ya saplayarak öldürmek istemiş bu olayda yara alarak kurtulan Hakkı iki ay yattıktan sonra Cumhuriyet’in kuruluşunun 10.yıl münasebetiyle çıkarılan af kanunundan yararlanarak serbest kalmış. Giresun’da artık yaşayamayacağını anlayan Hakkı izini kaybettirmiş. O günden sonra Hakkı Zaimoğlu’nun yaşamını İstanbul’da sürdürdüğü ve 80’li yıllarda hayatını kaybettiği belirtilir.
Giresun üstünde vapur bağrıyor. Eşref’in yarasını doktor sarıyor
Eşref’in annesi yanmış ağlıyor. Atma Hakkı atma pişman olursun
Giresun’un beylerine (aman) hasım olursun
Bazarsu dereleri bir ufak dere. Eşref’i vurdular(aman) nafile yere
Nafile nafile o da nafile Cenazemi koydular otomobile
Atma Hakkı atma pişman olursun,cGiresun’un gençlerine düşman olursun
Attığın gurşundan sen utanırsın
Camlı sokak paketini atlayamadım. Hakkı düşmanımmış anam anlayamadım
Atma Hakkı atma pişman olursun. Giresun’un gençlerine düşman olursun
Attığın mermiden sen utanırsın
SEMRA YAVUZ
PİRAZİZ EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
GİRESUN’UN İÇİNDE İKİ SOKAK ARASI
Türkü,Feride adında güzel bir kızla sevdalı iki delikanlı arasında yaşanan çekişmeyi anlatıyor. Hırçın bir yapıya sahip olan Feride, Giresun’un şiirin bir köyünde yaşar. Genç kız ,köyün mazlum delikanlısı Ömer’le tutkulu bir sevda yaşamaktadır .Feride’nin ailesi de bu birlikteliği onaylar. Fakat Feride’ye sevdalı bir diğer kişi de köyün belalılarından Musa’dır. Feride’nin Ömer’le sevda yaşadığını öğrenen Musa çılgına döner. Peşine adamlarını da takarak Ömer'i öldüresiye döver. Feride’den vazgeçmeye niyeti olmayan Ömer ailesini de alarak genç kızın evine giderek söz keserler. Birbirine sevdalı iki genç Musa’nın her fırsatta yaptığı zulümlere ve ortaya attığı iftiralara karşı en sonunda kaçmaya kara verirler. Ailelerin rızasıyla bir gece köyden kaçmak için buluşan iki gencin yolunu Musa keser. Gözünü kan bürüyen Musa acımadan bu iki sevdalı genci öldürür.
Giresun’un içinde, iki sokak arası
Altı kurşun attılar , üç de bıçak yarası
Vuruldum düştüm yere, gidemedim uzağa
Ne edelim sevdiğim , düşürdüler tuzağa
Giresun’un içinde yeşil fındık bahçesi
Vurdular Feride’mi yere düştü kopçası
Vuruldum düştüm yere ,gidemedim uzağa
Ne edelim sevdiğim düşürdüler tuzağa
Vuruldum sevdiğim ,kanar yüreğim kanar
Alamadım ben seni ,yanar yüreğim yanar
Vuruldum düştüm yere gidemedim uzağa
Ne edelim sevdiğim ,düşürdüler tuzağa
AYŞE TOKUR İLKOKULU
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Plevne Türküsü Hikayesi
Yıl 1877. Osman Paşa... Türk ordusunun Ruslara karşı yaptığı en büyük ve en şanlı savunması olan Plevne Savunması için görevlendirilmiştir. Osman Paşa Plevne'ye ulaştığı gün Ruslar tarafından yapılan taaruza karşı gelmiş ve ilk Plevne Zaferi'ni kazanmıştır.Osman Paşa komutasındaki kuvvetler, şehrin düşman tarafından sarılmış olmasına karşın onlara karşı koymuştur. Aradan aylar geçmesine rağmen hiçbir yerden yardım gelmemiştir. Sonunda ordunun yiyecek ve silahlarının tükenmesiyle Plevne şehrinden bir saldırı ile çıkma kararı verilmişti. Bu çıkış hareketi sırasında birçok Türk askeri şehit düşmüş ve Osman Paşa Ruslara esir düşmüştür. Osman Paşa Plevne 'deki bu savunmada gösterdiği üstün başarı sebebiyle gazilik ünvanı almıştır.
Tuna nehri akmam diyor,etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa,Plevne 'den çıkmam diyor.
Olur mu böyle olur mu,evlat babayı vurur mu?
Sizi millet hainleri,bu dünya size kalır mı?
Düşman Tuna'yı atladı,karakolları yokladı
Osman Paşa'nın kolunda,beş bin top birden patladı.
Kılıcımı vurdum taşa,taş yarıldı baştan başa
Askerinle binler yaşa,namı büyük Osman Paşa
Tezcan Yılmaz
Ayşe Tokur ilkokulu
Kırmızı Gül Demet Demet ( Erzurum )
Annesinin tek oğlu Mehmet, yetiştirdikleri ürünleri, o dönemler önemli ticaret merkezi olan Revan'a (Erivan) kervan ile götürüp satmaktadır. Karayağız, güçlü kuvvetli Mehmet, annesine her akşam bahçelerinden derlediği gül demetini getirir. Annesi gül demetini duvara asıp kurutur, onlara baktıkça oğlunu görür gibi olur. Ancak vebaya yakalanan Mehmet, Revan'da ölür ve bir çalı dibine gömülür. Bir Mehmet değildir ölen, kervanın çoğu da bu amansız hastalıktan kurtulamaz. Mehmet'in anası durumu öğrenince, deli olup dağlara düşer.Elinde bir demet kırmızı gül, dilinde "Kırmızı gül demet demet. Sevda değil bir alamet. Şol Revan'da balam kaldı. Yavrum kaldı.. diyerek ağıtlar yakıp dağlarda gezer durur.
Kırmızı gül demet demet ,Sevda değil bir alamet
Balam nenni yavrum nenni,Gitti gelmez o muhannet
Şol revanda balam kaldı,Yavrum kaldı balam nenni
Kırmızı gül her dem olmaz,Yaralara merhem olmaz
Balam nenni yavrum nenni,Ol tabipten merhem gelmez
Şol revanda balam kaldı,Yavrum kaldı balam nenni
DURAK HAVA DEMİR ORTAOKULU/KAYSERİ
Ümmügülsüm YÜKSEL
DURAK HAVA DEMİR ORTAOKULU
GESİ BAĞLARI TÜRKÜSÜ
Mustafa Kayseri’nin Gesi ilçesinde yaşayan yoksul bir ailenin oğludur. Her yıl olduğu gibi bu yılda İstanbul’a gidecek, yazın çalışıp kazanacak ve kışın ailesiyle yiyecektir. Biner kara trene ve varır İstanbul’a. Oldukça zor ve parasız geçen haftaların ardından bir bina inşaatında işe başlar. O kadar becerikli ve çalışkandır ki, inşaat sahibinin dikkatini çeker. Aylarca çalışıp para kazandıktan sonra inşaat sahibi çeker Mustafa’yı ve ona evli olup olmadığını sorar. Evli olmadığını öğrendiğinde ise Annesiyle yaşayan Leyla’yı önerir Mustafa’ya. Leyla annesi ve 5 kardeşiyle yaşayan yoksul bir ailenin güzeller güzeli kızıdır.
Mustafa’yla tanıştıktan sonra Leyla, Mustafa’nın memleketi Kayseri’ye gitmeye ikna olur. Gez zaman git zaman Mustafa ve Leyla Gesi’de bulunan Mustafa’nın ailesinin yanına yerleşirler. Ancak Leyla İstanbul’dan sonra buraya alışamaz. Mustafa’nın kız kardeşleri ve anası Leyla’yı bir türlü sevemez ve ona kötü davranırlar. Bunu farkeden Mustafa ise “Sık dişini birkaç mevsim sonra İstanbul’a gideceğim ve iş bulacağım. Sonrada bir ev bulunca seni yanıma alacağım ve İstanbul’da yaşayacağız” der Leyla’ya. Zaman geçer Mustafa İstanbul’a gider, Leyla’da başlar beklemeye. Ama Mustafa’dan bir türlü güzel haber gelmiyor, Mustafa’nın anası ve kardeşleri sürekli Leyla’ya baskı yapıyordu. Bir süre sonra Leyla, İstanbul’da birlikte yaşadığı anasının da ölüm haberini alınca yıkılır ve bu türkünün sözlerinin de geçtiği ağıdı yakar;
Gesi bağlarından dolanıyorum
Yitirdim yarimi amman aranıyorum
Bir çift selamına güveniyorum
Gel otur yanıma hallarımı söyleyim
Halımdan bilmiyor ben o yari neyleyim
Gesi bağlarında üç top gülüm var
Hey Allahtan korkmaz sana bana ölüm var
Ölüm var sa bu dünyada zulüm var
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
SAMSUN ÇARŞAMBA DİKBIYIK İLKOKULU
ESRA YILMAZ
DİKBIYIK İLKOKULU
ÇARŞAMBAYI SEL ALDI ( Samsun)
Ahmet, Abdal Deresi’nin kıyısındaki yoksul köylülerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini açmıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek’e göz koydu. Melek, Mehmet Ali’yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. Kötü haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara düştü. Gece gündüz Melek’i aradı. Bir gün yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. Çarşamba bir anda göle döndü. Sel, Canik Dağlan’ndan aşağı bir çığ gibi, önüne kattığı herşeyi sürükledi. Selin ardından hayat yeniden normale döndü. Abdal Deresi’nin Yeşilırmak’a döküldüğü yerde ahali toplandı.
Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın üstünde, selin getirdiği iki kişinin cesedi görüldü. Cesetler, Melek ve Ahmet’e aitti. Elele tutuşmuş Öylece yatıyorlardı. Rivayete göre büyük kaya parçası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere dönüştü.’ Çarşamba’yı sel aldı’ türküsü de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o yöre ‘Değirmenbaşı’ olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set üzerinden yedi kez yürümek, sağ ve sol omuz üzerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez’de tekrarlanan gelenek, 1970’lerde değirmenin yıkılmasına kadar sürdü.
Çarşamba'yı sel aldı, Bir yar sevdim el aldı
Keşke sevmez olaydım, Elim koynunda kaldı
Oy ne imiş ne imiş, Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi, Ateşten gömlek imiş
Çarşamba yollarında, Kelepçe kollarımda
Allah canımı alsın, O yarin kollarında
Oy ne imiş ne imiş, Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi, Ateşten gömlek imiş
Çarşamba yazıları, Körpedir kuzuları
Allah alnıma yazmış, Bu kara yazıları
Oy ne imiş ne imiş, Kaderim böyle imiş
Gizli sevda çekmesi, Ateşten gömlek imiş
AYDIN CUMHURİYET İLKOKULU
AYSEL ÇAM
AYDIN CUMHURİYET İLKOKULU
Mendirez (Ayağına Potini Giymiş) -Aydın
Ayşe ve Mehmet aynı köyün çocuklarıdırlar. Çocuklukları beraber geçmiştir. Aileleri çok sıklıkla görüşmektedir. Zamanla Evlilik çağları gelmiştir. Ayşe'nin pek çok isteyeni olur fakat hiçbirisine evet demez. Bu arada Mehmet askerdedir. Asker dönüşü iki genci birbirine nişanlarlar. Nişan hediyeleri arasında Ayşe'nin Mehmet'e verdiği mendil, bir de Mehmet'in Ayşe'sine aldığı oyalı gırebi vardır. O gırep onların sevgisinin adeta simgesi olur.Yazın Aydın'da malum iş güç zamanıdır. . Ürünler ne kadar çok olursa, genç kızların çeyizi de o kadar bol olur derler. Ayşe de annesi ve kızkardeşleri ile pamuk çapalamaya gider.
Sıcaktan bunalan Ayşe annesinden izin alarak Menderes kenarına gider. Elini yüzünü yıkar. Başından hiç çıkarmadığı gırebini çözer ve çalılığa takılır. Biraz daha eğilip saçlarını ıslatmak ister. Menderes alüvyonlu bir yapıya sahiptir. Kaygan toprağa basar Ayşe ve bir anda bulanık Menderes sularına gömülür.Annesi uzun süredir ortada görünmeyen Ayşe'yi merak eder. Hep beraber aramaya çıkarlar. Ta ki kızkardeşi çalıya takılı gırebi bulup ayak izine bakınca olay anlaşılır. Hemen Mehmet'e haber salınır ve aramaya başlarlar. Gündüzler geceye, geceler de sabaha varmaz. Herkes büyük bir sıkıntı ve heyecanla beklemektedir. Son bir ümit...Ve o ses ''Ayşe bulundu !!!"Sonrasındaki sessizlik...Ayşe'nin cesedi üç gün aradan sonra Germencik kıyılarında balıkçılar tarafından bulunur. Üzerinde gırebinden başkaca eksiği yoktur.
Sırma saçları tel tel çözülmüştür. Gözleri de adeta Mehmet'ini ararcasına açık kalmıştır. Aileler perişan, feryatlar ağıtlar yakılır. Kara haberi duyan köy halkı ağlar. Ama elden ne gelir. Mehmet son kez Ayşe'sine bakar, içi kavrulur, elini saçlarına doğru götürür.Ama dokunamaz bile kahrolur....Ayağa kalkar ve ağzından şu cümleler dökülür."Zalım Menderes, kuruyası menderes, nettin Ayşem'i? İnşallah senin de dalların budakların kurur da susuz; benim gibi yarsız kalırsın!"Gökyüzünde yankılanan bu ses "Bulanık Menderes" türküsüne zemin hazırlar.
Ayağına potini giymiş yürümüş,
Sırma saçlarını çözmüş sürümüş
Üç etek fistanını giymiş bürünmüş,
Tarla kenarına gırebi düşmüş
Oy menderes menderes bulanık menderes
Sende bencileyin yarsız kal birez
Çeyizi sandıkta basılı kaldı,
Mehmet'in gözleri sulara daldı
Kara haberi duyan buna ağladı,
Bulanık sular Ayşe'yi yardan ayırdı
Oy menderes menderes bulanık menderes
Sende bencileyin yarsız kal birez
ŞEHİT ZEYNEP SAĞIR ANADOLU LİSESİ
MELEK İNCE
Şehit Zeynep Sağır Anadolu Lİsesi
Aman Adanalı Türküsünün Hikayesi
Tersane nazırı Muhittin Paşa’nın kızı Rukiye, Kuleli Askeri Lisesi’nde öğretmenlik yapan Sadi’ye sevdalanmış. Rukiye sevdasını evde söylediği türkülerle haykırırken babasının engelleri ile karşılaşmış. Zamanın mevki sahibi, önemli kişilerinden olan ailesinin dedikodular ile yıpratılmasını istememiş Muhittin Paşa. Şans, Rukiye ve Sadi’nin yüzüne gülmüş, sarayın da telkini ile aşıkların evlenmesine razı olmuş Paşa Muhittin. Rukiye ile Adanalı Sadi öğretmen, Paşa’nın Erenköy’deki konağında düğünde sazlar bu türküyü çalmaktaymış.
Adana’nın yolları taşlık,Yok cebimizde beş para harçlık
Elden gitti kahbede gençlik,Ağam Adana’lı paşam Adana’lı
Evde duramıyom sana dadanalı,
Sebebim sen oldun şişman delikanlı
Hey güllü hele hele güllü,Kız güllü hele hele güllü
Peştemalı püsküllü,Peştemalı sümbüllü
Ağam Adana’lı paşam Adana’lı,
Evde duramıyom sana dadanalı
Sebebim sen oldun şişman delikanlı
Adana’nın bayırına,
ağam at küverdim çayırına
Anan baban hayırına
EDİRNE AKMERCAN ANADOLU İMAM HATİP LİSESİ
Gamze GÜVEN -
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
BİR FIRTINA TUTTU BİZİ TÜRKÜSÜ
Mübadele sözleşmesine göre Balkanlarda yaşayan Türklerin göç hikâyesini anlatır bu türkü. Aradan yıllar geçse de göçenlerin doğduğu topraklara özlemi bitmedi. Türkiye'den Yunanistan'a göçen Rumlar, Yunanistan'dan Türkiye'ye geçen Türkler de 'Biz ne iyi komşuyduk, bizi neden birbirimize düşman ettiler" diye akıllarından geçirir oldular. Bir kısmı da bunu duyulacak bir şekilde dile getirdi.İlerleyen dönemde çok az insan doğduğu toprakları ziyarete gidebildi. Hasretlik, kavuşma, çok sıcak kucaklaşmalar. Selanik’ten göç ederken, üzüntülü Sabri Ağa da yaşadığı günlerin acılarını belirten bu türküyü yakmıştır.
Bir Fırtına Tuttu Bizi Deryaya Kardı
O Bizim Kavuşmalarımız A Yarim Mahşere Kaldı
O Bizim Görüşmelerimiz A Yarim Ahrete Kaldı
Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynar Kaynamaz Oldu
O Benim Nazlı Yarimin Dilleri Söyler Söylemez Oldu
Yeni Cezve Yeni Cezve Kaynıyor Ocakta
Kasatura Belimizde (A Yarim) Martınımız Kucakta
Mapsanede Yata Yata Her Yanlarım Çürüdü
Pencereden Baka Baka A Yarim Ela Gözler Süzüldü
Gamze GÜVEN
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTE HİKAYESİ
Melike, Su içmeye indiğinde çiçeklerden yapılmış olan tacı görür. Tacı başına taktığı anda Yusuf’la karşı karşıya kalır ve çok utanır. O, Yusuf’un tacı sevdiği kıza yaptığını düşünür . Yusuf da ondan etkilenmiştir ve tacı Melike’ye vermek ister. Bu bakışmalar sırasında Melike’nin babasının isteğiyle sözlü olduğu Hüseyin oradan bunları görür ve Yusuf ile kavga eder Hüseyin bu olaydan sonra vakit kaybetmeden evlenmek ister ve babası Rıza Ağa’yı alıp Şevket Bey’lerin yani melike’lerin evine ziyarete gider. Melike’ye hediye olarak altından ayna götürürler ama Melike’nin gözü çiçekten yapılmış tacından başka bir şey görmemektedir.
Melike bir gün Yusuf’la dere kenarında konuşurken Hüseyin’in arkadaşlarından biri onları görür ve Hüseyin’e söyler. Hüseyin çılgına dönmüştür ve bu olanların hesabını Şevket Bey’den sorar. Melike yıllardır gördüğü rüyadaki delikanlının Hüseyin değil Yusuf olduğunu anlamıştır. Hüseyin ise Melike’nin kalbini kazanmak için onu hediyelere boğar. Melike’ye en son altın kafeste bir bülbül getirir. ama Melike’nin yine de umurunda olmaz. Kendini de o bülbül gibi kafese kapatacaklarını bilir. Nitekim Hüseyin Melike’yi kendi evlerine götürme zamanının geldiğini düşünerek genç kızı alır ve kendi evlerine götürür. Melike burada hastalanır. Günden güne eriyen genç kızın haline Hüseyin’in babası da artık dur demek ister ama oğluyla başa çıkamaz. Bunun üzerine Yusuf üzüntüden bu türküyü söyler.
BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTE
Bülbülüm Altın Kafeste Öter Aheste Aheste
Ötme Bülbül Yarim Hasta Ah Neyleyım Şu Gönlüme
Hasret Kaldım Sevdiğime Ben Sana Dayanamam Yarim
Ben Sana Aldanamam
Ben Sana Aldanamam Yarim
Yarim Ben Sana Dayanamam
Bülbülleri Har Ağlatır Aşıkları Yar Ağlatır
Ben Feleğe Neylemişim Beni Her Bahar Ağlatır
Ben Sana Dayanamam Yarim Ben Sana Aldanamam
Ben Sana Aldanamam Yarim Yarim Ben Sana Dayanamam
Gamze GÜVEN
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
ÇALIN DAVULLARI HİKAYESİ
Rüstem Ağa Selanik çarşısında kumaş satan ve etrafında sevilip sayılan bir esnaftır. Mehmet Selanik’e iş aramak için gelmiştir . Rüstem Ağa’nın dükkanda çalışmaya başlar. Hem işi çabuk öğrenir hem de Rüstem Ağa’nın güvenini kazanır. Gel zaman, git zaman Mehmet Rüstem Ağa’nın kızı Fitnat’a gönlünü kaptırır, aileler de uygun görünce düğün hazırlıkları başlar. O sırada Selanik’te kolera salgını başlar ve hastalık halkı kırıp geçirir. Düğüne bir hafta kala Fitnat yataklara düşer, kolera onu da bulmuştur, günden güne sararıp solan Fitnat yakında öleceğini bildiğinden içindeki acıyı, duyguları türküye döker ve düğününe üç gün kala ölür Mehmet çok sevdiği Fitnat’ın yarım bıraktığı türküyü de içini yakan acıyı haykırarak tamamlar
Çalın Davulları Çaydan Aşağıya Amman Amman
Mezarımı Kazın (Bre Dostlar) Belden Aşağıya
Koyun Sularımı Kazan Dolunca (Amman)
Aman Ölüm Zalim Ölüm Üç Gün Ara Ver, Al Başımdan Bu Sevdayı Götür Yare Ver
Selanik Selanik Viran Olasın (Amman)
Taşını Toprağacını Seller Alasın
Sen De Benim Gibi Yarsız Kalasın (Amman)
Aman Ölüm Zalim Ölüm Üç Gün Ara Ver, Al Başımdan Bu Sevdayı Götür Yare Ver
Selanik İçinde Selam Okunur (Amman)
Selamın Sedası (Bre Dostlar) Cana Dokunur
Gelin Olanlara Kına Yakılır (Amman)
Aman Ölüm Zalim Ölüm Üç Gün Ara Ver, Al Başımdan Bu Sevdayı Götür Yare Ver
Gamze GÜVEN
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
DRAMA KÖPRÜSÜ (DEBRELİ HASAN)
Debreli Hasan, Selanik Vilayeti Kayılar Kazası Debre köyünden olup uzun askerlik yılları içerisinde haksızlığa dayanamayarak kendisine hakaret eden komutanını vurur ve dağlara kaçar eşkiya olur. Kendiside pişman olur ama kötü eşkiyalık yerine iyileri kollar zengin insanları soyar. Fakir Türklere dağıtır. Bekarları evlendirir. Bacısı Erdemuş ta İbrahim Beylerdedir. Zaman zaman jandarmadan kaçak olarak Drama’dan Kayınlara akrabalarına bacısı Esmaya ziyarete gelir. Yaptıklarına çok pişman olmuştur. Ama çare yoktur. Geri dönülmez yola girilmiştir.
Debreli Hasan, Drama’da yetişmiştir. Debreli namıyla mübadele öncesi dönemde Drama-Serez-Sarışaban bölgelerinde faaliyet göstermiş bir halk kahramanı eşkiyadır. Drama köprüsünü, o devrin haksızlıkla para kazanan halkı ezen zenginlerinden aldığı haraçla yaptırmıştır.
Debreli Hasan’ın yaşadığı, dönem kesinlikle bilinmemekle beraber Çakırcalı Efe ile çağdaş olduğu görüşleri, hatta atıştıklarına dair hikayeler onun 1870-1920 yılları arasında Makedonya dağlarında egemen olduğunu göstermektedir. Bu konuda halk arasında söylenen menkibeye göre; Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için İzmir’e gidecektir. Eğer bu civar dağlarda hükümran olan Debreli’den geçsen, Ege dağlarında Çakırcalı’dan geçemezsin denir, kendisine. Nitekim de öyle olur.
Debreli’nin çetesinde çok kişi yoktur. Bilinen Karakedi namıyla bir tek kızanı olduğudur. Büyük çaplı yapılacak baskınlarda köyden eli silah tutan çevik ve yürekli gençlerde katılmıştır ara ara. Halka onu sevdiren eşkıya kişiliğinin en üstün tarafı ise fakirlere yardım etmesi, bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir. Eşkiyalığından dolayı kendi sevdiğinden vazgeçmek zorunda kaldığı rivayet edilir. Bu konuda şöyle bir menkıbe de vardır. “Evlenmek niyetinde olan dağlı bir genç, tek danasını almış, İskece pazarına inmektedir. Yolu, Debreli Hasan tarafından kesilir. Delikanlının evlenmek için parası olmadığını anlayınca Debreli kendisine düğün için yetecek parayı verir ve ayrıca danasını satmamasını salık verip uğurlar. ” Makedon dağlarının Debreli’si sonunda padişah affına uğrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayı başarır ve Türkiye’ye göç eder.
Kısacası efsaneleşmiş hayat hikayesiyle Rumeli Türklerinin gönlüne yerleşmiştir
Drama Köprüsü Bre Hasan Dardır Geçilmez
Soğuktur Suları Bre Hasan Bir Tas İçilmez
Anadan Geçilir Bre Hasan Yardan Geçilmez
At Martini Debreli Hasan Dağlar İnlesin
Dağların ardında bre hasan,dostlar dinlesin
Mezar Taşlarını Bre Hasan Koyun Mu Sansın
Adam Öldürmeyi Bre Hasan Oyun Mu Sandın
Drama Mahpusunu Bre Hasan Evin Mi Sandın
At Martini Debreli Hasan Dağlar İnlesin
Drama Mahpusunda Bre Hasan Namın Yürüsün
At Martini Debreli Hasan Dağlar İnlesin
Drama Mahpusunda Bre Hasan Namın Yürüsün
Drama Köprüsü Bre Hasan Gecemi Geçtin
Ecel Şerbetini Bre Hasan Ölmeden İçtin
Anadan Babadan Bre Hasan Nasıl Vazgeçtin Hasan
Drama Mahpusunda Bre Hasan Namın Yürüsün
Gamze GÜVEN
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
GÖÇMEN KIZI TÜRKÜSÜNÜN HİKÂYESİ
Savaşta ailesini kaybetmiş, Tek başına yaşam mücadelesi veren Bir genç kızın hikâyesidir. Savaşın yüreğinde açtığı Yaraları sarabilmek için, Bahçesindeki iki kuzucuğu İle avunur dururmuş. Kuzucukları otlarken Vardar’ın delice akan sularına bakarak, İçindeki sıkıntıyı Yüksek sesle dile getirirmiş. Kızın Vardar’a söylediği bu sözleri, Karşı kıyıdan duyan Bir çoban genç kıza aşık olur. Kavalını çıkarıp, çalmaya başlar. Ezgiyi duyan genç kız başını kaldırır Ve tepedeki çobanın Ona baktığını görür. Utanarak başını öne eğer. Bunun üzerine çoban kavalı bırakarak Şöyle seslenir genç kıza... Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayımda gurbet elde sarayım seni
Ben bir göçmen kızı gördüm Tuna boyunda
Elinde bir besli kuzu hem kucağında
Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam var kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni
Alayım da gizli yerde sarayım seni,
Telgrafın tellerinden haber var mıdır
Ne haber var ne mektup var kalmışım öksüz
Doğru söyle göçmen kızı annen var mıdır
Ne annem var ne babam var kalmışım öksüz
Sen bir öksüz ben bir garip alayım seni ,
Alayım da gizli yerde sarayım seni
Gamze GÜVEN
Edirne Akmercan Anadolu İmam Hatip Lisesi
MANASTIR TÜRKÜSÜ NÜN HİKAYESİ
Manastır Türküsü, Atatürk'ün en sevdiği türkülerden biridir. Bilindiği üzere Mustafa Kemal Selanikli’dir. Ayrıca, Makedonya – Manastır’da askeri okulda okumuştur. Bu nedenle türkünün hatırası Mustafa Kemal için derindir. Milli Mücadele yıllarında Ankara Tren Garı’nın istasyon binasını karargah olarak kullanan Mustafa Kemal’in yanına üvey amcasının kızı Fikriye gelir. Fikriye, Mustafa Kemal’e aşıktır. Yorgun düşen ve hastalanan Mustafa Kemal’e günlerce bakar.Zaman zaman türküler söyler. Manastır Türküsü’nü de bir gün havuz başında söylemiştir. Mustafa Kemal de çok duygulanmıştır. Fikriye, Mustafa Kemal’in yanında yaşamış ve ölmüştür. Mustafa Kemal de derinden etkilenmiştir.
MANASTIR TÜRKÜSÜ
Manastırın ortasında var bir havuz,Canım havuz.
Bu yurdun kızları hepsi de yavuz,Biz çalar oynarız.
Manastırın ortasında var bir çeşme,Canım çeşme.
Bu yurdun kızları hepside seçme,Biz çalar oynarız.
Manastırın ortasında var bir pınar,Canım pınar.
Bu yurdun kızları hepsi de çınar,Biz çalar oynarız.
BURDUR-BUCAK-MEHMET AKİF ERSOY İLKOKULU
H.Betül ÜNLÜCAN
Mehmet Akif Ersoy İlkokulu Bucak/BURDUR
KEZBAN YENGE ÇALIŞKANLIĞIN VE BAŞARININ ÖYKÜSÜDÜR
Birçok Kezban Yenge figürü vardır. Kezban Yengeler arabulucu, örnek ve çalışkandır. Bilge kadınlardır. Kezban Yengeler çalışkanlığı ve cabbarlığı ile muhtar ve aza gibi köyün akıl hocalığını yapan kişilerdir. Türküdeki Kezban Yenge’nin 7 köye ünü yayılıyor ve ‘sen kimsin?’ diyerek, Kezban Yenge’yi küçümsüyorlar. ‘Muhtar mı oldun Kezban Yenge, Aza mı oldun?’ Kezban Yenge diyerek, aslında ‘her şeye karışıyorsun’ demek istiyorlar. Kezban Yenge ile dalga geçiyorlar. Bunun üzerine Kezban Yenge Muhtarlığa adaylığını koyup, birçok zorluğa rağmen muhtar olmayı başarıyor.
Penceresi dilmeden İnip gelir inmeden
Geldi geçti gülmeden Muhtar mı oldun Kezban yenge
Yenge yenge Kezban yenge Aza m'oldun Kezban yenge
Hasır sepet elinde Gümüş kemer belinde
Cümle alem dilinde Muhtar mı oldun Kezban yenge
(Bağlantı) Yenge yenge Kezban yenge Muhtar moldun Kezban yenge
Yenge yenge Kezban yenge Aza m'oldun Kezban yenge
Şu curamın telleri Alevdendir gülleri
Açıldı mı Kezbanın Elindeki gülleri (Son bağlantı)
Yenge yenge Kezban yenge Çicek mi açtın Kezban yenge
Yenge yenge Kezban yenge Alev saçtın Kezban yenge
SİVAS - SELÇUK ANADOLU LİSESİ
HAKAN DOĞAN
SİVAS-Selçuk Anadolu Lisesi
SİVAS’IN YOLLARINA ( Sivas )Sivas ilinden bir kervancı Halep'ten mal getirir. Tam üç yıldır kervancılar yurtlarından, baba ocaklarından ayrı düşmüşlerdir. Kervancılar Halep'ten aylarca yol ala ala, en sonunda, karlı fırtınalı bir kış günü Sivas'la Kayseri arası yıkık bir Selçuk hanına kendilerini zor atarlar. Handa gecelemeye karar verip, yüklerini çözerler. Sivas çok yakında olduğundan kervancılar bir an evvel gitmek isterler ve gece yola çıkarlar. Fırtınayı hesap etmeyen kervancıların kervanı yolda kara ve fırtınaya teslim olur, oracıkta hepsi ölürler. Onların ölüme teslim olduğu yere de kervan kıran denir. Ve bu olay üstüne Anadolu insanları, türlü türlü türküler çıkarmışlardır
Siyah saçım dolam dolam
Boynun da kurbanın olam
Eğer başka yar seversen
Bu ellerde nasıl duram
Sivas'ın yollarına Çıkayım dağlarına
Bırak ben beni vuram Ölüm gitmez zoruma
Selvi boylum salın da gel
Bir bakışın ömre bedel
İkimizi ayırdılar
Körolası zalım kader
Sivas'ın yollarına Çıkayım dağlarına
Bırak ben beni vuram Ölüm gitmez zoruma
ŞEHİT ZEYNEP SAĞIR ANADOLU LİSESİ
MELEK İNCE
Şehit Zeynep Sağır Anadolu Lisesi
ELA GÖZLÜ NAZLI YARİ
Nazlı Yari Türküsünün Hikayesi ( ADANA-Ceyhan)
Gönlü yaralı bir ozan Ferrahi. Dediği gibi bir yar uğruna yanıp yakılmakla geçmiş ömrü. 1934 yılında Ceyhan'ın Kıvrık köyünde doğmuş. Asıl adı Mehmet Ali Metin. Saz vurmaya küçük yaşlarda başlamış. Çevrenin sevilen bir genci olmuş. Söz erliği, yanında çalıştığı ağanın kızına sevdalanmasıyla başlıyor. Ağa önceleri kızım Ferrahi'ye vermeye razı oluyor ama sonraları çevrenin dedikodularının etkisiyle bundan cayıyor. Türkülerinden de anlaşıldığı gibi ağa kızının adı Emine'dir. İki gönlün bir olması engellenince, alır başım çıkar sıladan. Başlar gurbet ellerde sazıyla çile doldurmaya. Bundan sonra Ferrahi'nin öyküsü daha da yanıktır.
Otuz yaşlarındayken bir Aşık için en önemli şeyini, sesini kaybeder. Sazıyla kalır bir başına. Bir ara evlenir ve bir kızı olur. Adım Emine koyar. Küçük Emine beş yaşından sonra babasının sesi, soluğu olur. Baba çalar, küçük Emine söyler. 1960 doğumlu olan Emine'nin söyledikleri yalnızca babasının türküleri değildir. Daha o zamandan dağarında yüz elli türkü vardır. Böylece baba-kız geçim derdini birlikte yüklenir, birlikte paylaşırlar. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde yapılan Aşıklar Bayramları'na katılırlar. Ferrahi'nin dolmak bilmeyen çilesi 1969 yılının 26 Nisan günü aramızdan ayrılmasıyla tükendi. Usta aşık ardında bir bir çok koşma, güzelleme gibi türküler bırakarak göçüp gitti. Son senelerinde iki Aşıklar Bayramı'na katılmıştı. Her ikisinde de kızı Emine'yle birlikte birincilik ödülü aldı.
Ela gözlü nazlı yari Görem dedim göremedim
Boş kalmıştır kavil yeri Varam dedim varamadım
Gönlümün gülü nerede Engeller durmaz arada
Emine'yle ben murada Erem dedim eremedim
Gel derdini bana anlat Ben kimlere edem minnet
Dediler ki bağın cennet Girem dedim giremedim
Mehmet Ali asıl (esas) adım Ferrahi'yi pirle kodum
Gurbet elden dönmem dedim Duram dedim duramadım
Şeker kaymak tatlı dili Kınalamış nazik eli
Koynundaki gonca gülü Derem dedim deremedim
Şahinim yok çıkam ava Ne yaptımsa aldım hava
Kuşlar gibi ben bir yuva Kuram dedim kuramadım
Arzu da yaktı Kamber'i N'olur biraz gelsin beri
Feleğin çelik çemberi Kıram dedim kıramadım
Nazlı yari getirip de Yanı yana oturup da
Kollarıma yatırıp da Saram dedim saramadım
Uzak bir menzile vardım Hem ağladım hemi durdum
Karışık bir rüya gördüm Yoram dedim yoramadım
Yükün aldı yine kervan Gönül sen de boşa kıvran
Emine'yle dem-i devran Sürem dedim süremedim
Aşık Ferrahi/Adana
Melek İNCE
Şehit Zeynep Sağır Anadolu Lisesi
Adana’da Biter Taze Arpalar Hikayesi ( Adana )
Türkmenler (Oğuz), Adana yöresine "Çukurova" derler. Burası oldukça verimli topraklara sahiptir. 1800'ler, Orta Anadolu'nun en ağır kıtlık günlerini yaşadığı yüzyıldır. Türkü o günlerin ve daha sonraki yılların ağır koşullarını ve halkın çektiği ıztırabı dile getirir: 1835 yılındaki kıtlıkta, halktan toplu kırımlar olmuş, çocuklar ölmüş, sağ kalanlar ise başka yörelere göç etmek zorunda kalmıştır. O günleri yaşayan Âşık Hüseyin, bu kıtlığa söylediği destanında olayın vehametini bize aktarır. 1835-1871-74 kıtlığında Orta Anadolu ve Kırşehir halkı çok darlık çekmiştir. Bir çok aile göç etmiş, bazı insanlarda çoluk çocuğunu beslemek için özellikle Çukurova (Adana)'ya çalışmaya gitmiştir.
Kıtlıkta çalışmaya gidenlerden biri de Kırşehir, Kalankaldı köyünden Arif adlı bir gençtir. Arif, babayiğit, dik kafalı halk tarafından sevilen biraz da korkulan bir delikanlıdır. Gurbet elde bir han köşesinde kalan Arif, hastalanır, bir müddet sonra da yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak gurbette ölür. Ürgüplü Refik Başaran'ın üç kıt'asını plağa okuduğu türkünün tamamı şu dörtlüklerden oluşur.
Adana'da biter taze arpalar Yollarda jandarma bizi hırpalar
Ekmek diye ağlar küçük körpeler Aman Allah rızkımızı kesme ver
Aman Ağam gurbet elde durma gel .Ağlayı ağlayı aşar yatırdım
Gaz kalmadı karanlıkta oturdum .Ölüm kefenini borca getirdim Aman
Allah rızkımızı kesme ver
Aman Ağam gurbet elde durma gel
Zenginler de edasında süsünde
Fukara karardı keven isinde
Gelinler kocasız gurbet yasında
Aman Allah rızkımızı kesme ver
Aman Ağam gurbet elde durma gel
Aç on köy dolaştım evime vardım
Bir gözer samanı yirmiye aldım
Yavrular ağlaşır arada kaldım
Aman Allah rızkımızı kesme ver
Aman Ağam gurbet elde durma gel
AYŞE TOKUR İLKOKULU
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Çanakkale Türküsü (Kastamonu)
1. Dünya Savaşı sırasında dünyanın bir çok yerinde birçok cephe vardı ve Çanakkale bunlardan sadece birisiydi. Savaş verilen olağan cephelerden biri gibi gözükse de Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Çanakkale'de verilen bu savaş diğer cephelerden çok daha fazla önem taşır. Çanakkale cephesi o kadar önemliydi ki, Dünya tarihini etkilemiştir. Türk milletinin yoksulluk içinde, imkansızlıklarla savunmaya çalıştığı topraklarında, kazandığı çok büyük zaferdir. Türk askerlerinin savunduğu topraklar ,tüm dünya için de çok değerli topraklardır.
Dünyanın diğer ülkeleri de bu topraklarla yakından ilgilenmekte ve savaşın akibetinden etkilenmektedir. Türk milleti açısından bu savaşın en önemli yönü ise ;Türk milletine mücadele edecek gücü ve bilinci kazandırmış olmasıdır. Milli mücadelenin ilk örnekleri bu cephede görülmüş ve belki de Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri burada atılmıştır. Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk de bu savaş ile Türk milletine kendini göstermiştir. Bu Zafer ile Türk milletinin hala ayakta olduğunu, bağımsızlığını kimsenin eline verilmeyeceğini, ne olursa olsun bu vatanı koruyacağını tüm dünyaya göstermiştir.Tarih yine değişmemiş ve Türkler yurdunda, çok güçlü devletlerin bile boyunduruğu altına girmeden, vatan ve millet sevgisiyle, imanıyla yaşamaya devam etmiştir. Çanakkale türküsü de bu zorlu savaşta şehit olan binlerce askerimiz için söylenmiştir.
Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı,ana ben gidiyorum düşmana karşı , Off, gençliğim eyvah !
Çanakkale içinde bir uzun selvi, kimimiz nişanlı ,kimimiz evli
Off, gençliğim eyvah !
Çanakkale içinde bir kırık testi, analar babalar ümidi kesti
Off ,gençliğim eyvah !
Çanakkale içinde toplar kuruldu vay, bizim uşaklar orada vuruldu Off, gençliğim eyvah !
Çanakkale üstünü duman bürüdü on üçüncü fırka harbe yürüdü Off ,gençliğim eyvah !
Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni
Off, gençliğim eyvah
AYŞE TOKUR İLKOKULU
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
ARDA BOYLARI (Trakya)
Bir ömür boyu ayrılmamak üzere birbirlerine söz veren iki nişanlı olan Recep ve Halime'nin huzurlarını köy ağasının oğlu İsmail bozmaktadır. İsmail de Halime'ye âşık olmuştur ve ona sahip olabilmek için türlü yollara başvurmaktadır. İsmail zenginliğinin verdiği cesaretle Halime'nin annesine niyetini açıklar, o da İsmail’in elinde bulundurduğu mal varlığına aldanarak işbirliği yapar. Sevdiğine bir başkasının talip olmasına dayanamayan Recep, öfkeyle ağanın kapısına dayanır. Ancak ağa güçlüdür, kendisine karşı çıkan Recep’i ağır bir şekilde cezalandırır.
Uğradığı zulme dayanamayarak dağa kaçan Recep’in yokluğunda, Halime’nin annesi ve ağanın oğlu Halime'yi evlilik için ikna etmeye çalışırlar.Recep’in bir başkasını sevdiği ve onu kaçırdığı söylentileri köye yayılır. Ve düğün hazırlıkları başlar. Recep ve can dostu Cemil ise dağda Ağa’nın adamlarıyla mücadele ederler. Ağanın adamlarından kurtulmayı başaran arkadaşlar, bu sefer kendilerine dost gibi yaklaşan düşmanlarla savaşmak zorunda kalırlar. Düğün günü sevdiğini kaçırmaya çalışan Recep, sevdiğine bu dünyada kavuşamaz.Halime ve Recep’in dillere destan aşkları bu türküyle dilden dile dolanmıştır.
Arda boylarında kırmızı erik
Halime'nin ardında onyedi belik
Ah annecim, ah annecim yaktın ya beni
Bu genç yasta denizlere attin ya beni
Arda Boylarına ben kendim gittim
Dalgalar vurdukça can teslim ettim
Ah annecim, ah annecim yaktın ya beni
Bu genç yasta denizlere attın ya beni
Aliverin feracemi annecim diksin
O gıymatlı İsmail'e kendisi gitsin
Uyan uyan Ereceb'im senin olayım
Ardalar aldı ya nerde bulayım
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Karadır Kaşların (Eskişehir)
Mustafa Tuna, Rum asıllı bir ailenin kızını sever.Fakat aileler bu aşka karşı çıkar.Kız başkasıyla nişanlanır.Düğün hazırlığına başlarlar.Mustafa Tuna da kızı kaçırma hazırlığı yapar.Kızın kına gecesi olacağı gün haber gönderir ve çeşmeye gelmesini söyler.Kızı,arkadaşı ile birlikte arkadaşının at arabasıyla kaçırır.Arabayı arkadaşı kullanır ve yanlış yola saparlar. Heyecandan arkadaşının sara hastalığı nöbeti tutar.Atlar huysuzlanır. Ormana doğru koşmaya başlarlar.Kızın ailesi ve jandarma peşlerindedir ve yakalanırlar.1 yıllık hapis cezasına mahkum edilir.Bu türküyü de hapiste yazar ve söyler.Hapisten çıktıktan sonra da kızla evlenemez ve gurbete gider.Başka bir kızla evlenir."
Karadır kaşların ferman yazdırır,aşkın beni diyar diyar gezdirir.
Lokman hekim gelse, yaram azdırır, yaramı sarmaya yar kendi gelsin.
Ormanlardan aşağı aşar gezerim, nazlı yari kaybettim ağlar gezerim.
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, nazlı yarin hayali karşımda durur.
Karadır kaşların benzer kömüre,yardan ayrı düşmek zarar ömüre.
Kollarımdan bağlasalar demire, kırarım demiri kaçarım yare.
Ormanlardan aşağı aşar gezerim,nazlı yari kaybettim ağlar gezerim.
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, nazlı yarin hayali karşımda durur.
Uzaklara gittim gelirim diye, tabancamı doldurdum vururum diye.
Hiç aklıma gelmez ölürüm diye,ölüm ver Allah’ım ayrılık verme.
Ormanlardan aşağı aşar gezerim,nazlı yari kaybettim ağlar gezerim.
Ormanların gümbürtüsü başıma vurur,nazlı yarin hayali karşımda durur.
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Mihriban Türküsü (Kahramanmaraş)
1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu. Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler. Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar.
Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır.” Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:
Sarı saçlarına deli gönlümü, bağlamışsın, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü, görmeyince sezilmiyor Mihriban.
Yar deyince kalem elden düşüyor, gözlerim görmüyor aklım şaşıyor,
Lambada titreyen alev üşüyor, aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.
Tabiplerde ilaç yoktur yarama, aşk değince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama,aşka hudut çizilmiyor Mihriban.
Boşa bağlanmış bülbül gülüne, kar koysan köz olur aşkın külüne,
Şaştım kara bahtım tahammülüne, taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.
Tarife sığmıyor aşkın anlamı, ancak çeken bilir bu derdi gamı.
Bir kördüğüm baştan sona tamamı, çözemedim çözülmüyor Mihriban.
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
NEREDESİN SEN (KIRŞEHİR)
1960’lı yıllardan itibaren ismi bağlama ile birlikte anılan, hayranlıkla dinlenen Neşet Ertaş’ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Çünkü o da aslında tam bir yöre sanatçısı, yani mahalli bir sanatçı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak diğerlerinden ayrılır. İşte Neşet Ertaş Orta Anadolu bozkırlarının tam göbeğinde, “ay dost deyince yeri göğü inleten” gönül delisi bir babanın evladı olarak 1938’de Kırtıllar’da dünyaya gelir. Hiç çocuk sahibi olamadığı ilk karısı Hatice’yi genç yaşında kaybeden Muharrem Ertaş,
ikinci evliliğini Kırtıllar köyünden Döne ile yapar . . Kırtıllar nüfusunun tamamı abdallardan ibaret olan bir aşiret köyüdür. Köyün çevrede “abdallar” adıyla anılması da bundan olsa gerek. Daha altı yedi yaşlarında iken, kendisini yöre düğünlerinin aranılan sanatçı babası Muharrem Ertaş’ın sazı önünde oynarken bulan büyük usta Neredesin Sen türküsünün hikayesinin şöyle anlatır: ''1960’lı yıllarda TRT sanatçılarıyla Almanya’ya gitmiştim. Otomobilim vardı ama ne ehliyetim vardı, ne de kullanmayı biliyordum. Bazıları dönünce mecburen ben kullandım otomobili. Dönüşte kaza yaptık. Beni cezaevine koydular. Üç ay hapis yattım. Kağıt, kalem de vermiyorlardı. Bu türkünün sözlerini sigara kağıtlarının üzerine kibrit çöpünün barutlu kısmını tükürükle ıslatarak yazdım.'' .
Şu garip halimden bilen şiveli nazlım
Göynüm hep seni arıyor, neredesin sen
Tatlı dillim, güler yüzlüm ,ey ceylan gözlüm
Göynüm hep seni arıyor, neredesin sen
Ben ağlarsam ağlayıp, gülersem gülen
Bütün dertlerimi anlayıp göynümü bilen
Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
Göynüm hep seni arıyor,neredesin sen
Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor
Hiçbir tabip yarama merhem olmuyor
Boynu bükük bir garibim ,yüzüm gülmüyor
Göynüm hep seni arıyor neredesin sen,
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM (SİVAS)
Uzun İnce Bir Yoldayım Türküsünün Hikayesi: Anadolu'nun bir köyünde sakin bir akşam karı koca uyumak için yatağa girerler. Kadının gözüne bir türlü uyku girmez, çünkü o gece özeldir. O gece kocasını terkedecektir...Hem de sevgilisi ile köyden kaçarak... Kocasının uyumasından epey bir zaman sonra pencerede beklediği taşın sesini duyar kadın. Ayakkabılarını giyip, önceden hazırladığı eşyalarını alıp bahçede bekleyen sevgilisinin yanına gider ve koşarak oradan kaçarlar. Koşarlarken kadının ayağını bir şey rahatsız eder, ayakkabısının içinde bir şey vardır ama kadın mecburdur koşmaya. Ayağını rahatsız eden şey için durma lüksü yoktur. Anadolu'dur burası..Töredir, cinayettir geride bıraktıkları...
Belli bir mesafe uzaklaştıktan sonra nefeslenmek için dururlar.Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki: ''Evden çıktığımdan beri ayakkabımın içinde birşey var beni rahatsız ediyor.'' Çıkartıp bakar. Oda ne? Ayakkabısının içinde bir tomar para! Kocası herşeyin farkında... Biliyor ki gidecek. ''Beni terkedecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırımı yıkadı, ütüledi bana emeği geçti namerde muhtaç olmasın.'' O yoksul köylü, bütün parasını kendisini başka bir adam için terk eden karısının, giderek kendisinden uzaklaşan adımları attığı ayakkabısının içine koymuştur.Bu hareketi yapan kişi ne üniversite mezunudur ne de yüksek lisans yapmıştır. Hatta hayatında tek bir kitap okumamış, okuyamamıştır. İşte o kişi Aşık Veysel'dir.
Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim , gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldiğim anda , yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom ,kalmaya sebep arıyom
Gidenleri hep görüyom ,gidiyorum gündüz gece
Kırk dokuz yıl bu yollarda ,ovada dağda çöllerde
Düşmüşüm gurbet ellerde ,gidiyorum gündüz gece
Düşünülürse derince ,uzak görünür görünce
Bir yol dakka miktarınca,gidiyorum gündüz gece
Şaşar Veysel iş bu hale ,kah ağlaya kah güle
Yetişmek için menzile ,gidiyorum gündüz gece
TEZCAN YILMAZ
Ayşe Tokur ilkokulu
Aynalı Körük Türküsü (Yozgat)
Sultan ile Ömer’in nişanı yapılır. Fakat herkese hava atmayı seven Sultan düğün için öyle şartlar koşar ki, Ömer bunların altından kalkabilmek için türlü planlar yapmak zorunda kalır. Sultan, arkadaşı Felihan’a nispet yapmak için nişanlısı Ömer’den olmayacak şeyler ister. Ömer yoksul olduğundan Sultan’ın isteklerini yerine getiremez ve durumu dedesine açar. Ömer ve dedesi Sultan’a istekleri konusunda yalan söylemeye karar verirler. Sultana isteklerini yerine getireceklerini söylerler ve düğün günü gelir .Fakat düğün günü Sultan isteklerinin yerine gelmediğini görünce kıyameti koparır ve düğün alayı dağılır.
Oğlanın Adı Ömer Belimi Sıktı Kemer
Benim İnce Belime Yakışır Gümüş Kemer
Aynalı Körük Olmazsa Ben Gelin Gitmem
Ud Kemani Çalmazsa Aynalı Körüğe Binmem
Gel Dağları Aşalım Hilalde Buluşalım
Girelim Biz Kolkola Çamlıkta Dolaşalım
Aynalı Körük Olmazsa Ben Gelin Gitmem
Ud Kemani Çalmazsa Aynalı Körüğe Binmem
TEZCAN YILMAZ
Ayşe Tokur ilkokulu
Beyaz Giyme Toz Olur türküsünün hikayesi (Bolu türküsü)
Bundan yüz sene evvel Ege sahillerinde bir ilimizden Bolu'ya gelerek yerleşen bir ailenin üç kızı Cevriye, Fevriye ve Nevriye, yetiştikleri muhitin gelenek ve göreneklerine göre, daha mutaassıp ve tutucu olan Bolu'muzun gidişatına uyamamakta ve serbest hareket etmekteler. Onların bu hareketleri herkesin dikkat nazarını üzerinde toplamakta ise de onlar buna aldırış etmemektedirler. Anne baba da serbestliklerinde bir sakınca görmemektedirler. Memleketin zengin ve eşraftan üç evladı da evli ve her birinin ikişer üçer çocukları olmasına rağmen, bunların cazibesinden kurtulamayarak alaka peydah ederler.
Bazı akşamlar evlerine giderek eğlence dahi yapmaya kadar işi ilerletirler. Bu sebeple de kızların adı "kötü"ye çıkar, herkes bunlara "kötü kızlar" diye söylemeye başlar. O zamanlar, hatta yakın tarihimize kadar mahalle bekçileri, kendi mahallelerinin hırsızlık vesaire bekçisi olduğu gibi, mahallenin ırz ve namusunu da korurlardı. Mahallelerinde böyle bir hareketin olmasına herkesten evvel onlar ilgilenirdi. Bu üç kafadar arkadaş bir akşam yine felekten bir gün çalmak için, akşamdan sonra bu eve damlarlar. Bekçi de bunları takip etmektedir. Tam oturup içki alemi yapılacağı zaman mahallenin imam, muhtar ve azalarına da haber verilir. Kapıya dayanırlar. Fakat içeridekilerin kimler olduğunu bilen yok. Başka mahalleden oldukları için, bekçi de kim olduklarını bilmiyor. Kapı çalınır, içeridekilerde şafak atar.Ne kaçar ne kapı açılır,
içeridekiler de kaderlerine razı olup kapıya gelirler. Fakat bu üç delikanlıdan birisi her nasılsa ortadan yok olur. Ararlar, tararlar bulamazlar. İmam ve ihtiyar heyeti karşılarında dikilen iki delikanlıyı görünce şaşkınlık içinde zaptiyeye haber gönderirler. Zaptiye gelince bu iki delikanlı ve üç kızı alıp kapı altına götürürler. Bu iki delikanlıdan ayrılan üçüncü kişi o hengamede un kilerine girer. Fakat giydiği elbisenin siyah olması nedeniyle eli yüzü, üstü başı bembeyaz un olmuş, ne kadar saklanmış ve temizlenmişse de un tozlarını çıkaramamış bir vaziyettedir. Bu durum karşısında eve de gidemez yakında bulunan çiftliklerine kadar, peşine düşen bir sürü köpeğe rağmen kendini güç bela kurtarıp çiftliğe ulaşır. Çiftlik kahyasının karısı Şerife Abla temizlemeye uğraşsa da temizleyemez.
Sabaha kadar arka sokaklardan evine gelir, böylece kapı altına gitmekten kurtulur. Kapı altına götürülen diğer iki delikanlı da orada iyi karşılanırlar, dayak faslı filan olmaz. Bittabi evlerine haber vermekle beraber, memleketin zaptiye komutanı Hamza Bey oğlu Kara Yüzbaşı Ahmet Ağa'ya da haber verilir. Tutuklananlardan birinin evine de haber gidince annesi başını bacaya uzatıp "Bu da başımıza geldi" diye bir hayli haykırır. O sırada aileden birisi: - "Büyük Hanım ne duruyorsun, kardeşine git, git de onu kurtarsın", der. O da hemen kardeşinin evine gelerek durumu anlatır. Kardeşi kapı altına gider, kapıda Kara Yüzbaşı Ahmet Ağa ile karşılaşır (Kara Koç). İkisi de mahzun birbirlerinin yüzüne bakarlar, "Bu iş nereden çıktı" der gibi. İçeriye girerler. O sırada zaptiyeler de çay yapmışlar, bu iki delikanlı ve kızlarla çay içmektedirler.
Karşılarında Kara Yüzbaşı ile diğer yeni gelen kişiyi görünce, çay bardakları ellerinden düşmüş, kırılmış. Kumandanın odasında oturup bu büyük hadiseyi incelerlerken kızların babası her nasılsa kahveden çıkıp kapı altına gelir, bu iki delikanlının kendi misafirleri olduklarını söyleyince, hadiseye ayrı bir yön verilerek olay örtbas edilir. Bu suretle kapatılmak istenen olay, henüz isminden bahsedilmeyen bir ozan tarafından türkü yakılıverir.
Beyaz giyme toz olur Siyah giyme söz olur
Gel beraber gezelim Muradımız tez olur
Salına da salına da gel
Haydi yavrum Dön dolaş gene bana gel
Beyaz geyme tanırlar Seni yolcu sanırlar
Zaten bende talih yok Seni benden alırlar
Salına da salına da gel
Haydi yavrum Dön dolaş gene bana gel
Alçak ceviz dalları Sıva beyaz kolları
Kız nereden geleyim Hep sarmışlar yolları
Salına da salına da gel
Haydi yavrum Dön dolaş gene bana gel
TEZCAN YILMAZ
AYŞE TOKUR İLKOKULU
GÜVERCİN UÇUVERDİ(Misket)
Ankara türküsü Misket, ufacık tefecik bir elma türü... Huriye de Ganizadeler'in ufakcık tefecik şipşirin kızlarının adı. Huriye, sık sık evlerinin önündeki elma ağacına tırmanır, yolu gözler; sebep, Osman Efe... Ankara'nın sayılı efelerinden Osman, genç, yakışıklı, geniş omuzlu,burma bıyıklı... Huriye'nin gönlü bu Osman Efe'de. Osman Efe, evin önünden geçiyor; Huriye atlıyor bahçeye, tırmanıyor misket ağacına. İkisinin de yüreğinden ılık bir şeyler akıyor. Osman Efe, Huriye'yi adıyla çağırmıyor hiç, ''misket'' diyor Huriye'ye. Yörenin ünlü ağalarından Kır Ağa, bir gün Huriye'yi su doldururken görüyor çeşme başında.
Aradan bir hafta geçmeden Kır Ağa, Huriye'yi istetiyor. Babası, ''Kır Ağa, yiğit insandır, malı mülkü yerindedir'' diyerek Huriye'yi vermek ister. Annesi, Huriye'nin ağzını arar, fakat Huriye ''ölsem Kır Ağa'ya varmam'' cevabını verir. Huriye, akşamı zor eder. Bahçeye çıkıp, Osman Efe'nin yolunu gözler. Uzaktan atını görünce, tırmanıp çıkar elma ağacına. Durumu bildirir Osman Efe'ye. Osman Efe, çılgına döner. Kır Ağa'ya haber gönderir, ''Kendini sever, sayarım. Yiğit kişi bellerim. Yolumdan çekilsin. Sonu iyi olmaz'' der. Haberi Osman Efe'den Kır Ağa'ya götürenler, bire bin katarak anlatırlar ''Osman diyor ki, Kır Ağa kim oluyor da benim yavuklumu alacak. Leşini sererım'' diye... Kır Ağa, ''Demek dünkü çocuk bize meydan okuyor. Kendine güveniyorsa karşıma çıksın'' diye Osman Efe'ye haber gönderir.
Tabii haberi götürenler Osman Efe'ye de bire bin katarak anlatıyorlar. Osman Efe Kır Ağa'ya, Kır Ağa Osman Efe'ye kinlenir. Sonunda kıran kırana kavga etmeye, sağ kalanın Huriye'yi yani Misket'i almasına karar veriyorlar. Belirlenen gün ve yerde karşılaşıyorlar. Bıçaklar çekiliyor. Huriye ise durumu merakla bekliyor. Çıkmış elma ağacı üstüne, yolları gözlüyor. Bir yandan da Osman Efe için dua ediyor. Osman Efe ise Kır Ağa karşısında aslanlar gibi dövüşüyor. Kır Ağa birden duruyor. ''Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide, ben kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekemem. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun'' diyor. Osman Efe önce şaşırıyor, sonra o da bıçağını yere atıyor ve koşup ellerine sarılıyor Kır Ağa'nın. Herkes yollara dökülmüş uzaktan görünen kalabalığı bekliyor. Misket ise çıktığı elma ağacında duramıyor heyecandan.
Daldan dala geçip, gelenleri seçmeye çalışıyor. Derken kalabalık yaklaşır, önde Kır Ağa, arkasında kalabalık. Gözleri Osman'ın arıyor, göremiyor. Birden başı dönüyor, gözleri kararıyor, tepe üstü ağaçtan aşağı düşerek cansız yere yığılıyor. Çok geçmeden kalabalık elma ağacına ulaşınca, bir feryattır kopuyor. Osman Efe, sığmıyor oralara. Kadınlar kızlar perişan. Misket kızın yani Huriye'nin hikayesi dilden dile dolaşıp türkü oluyor.
Güvercin uçuverdi Kanadın açıverdi
Elin oğlu değil mi Sevdi de kaçıverdi
A benim aslan yarim Duvara yaslan yârim
Duvar cefa götürmez Sineme yaslan yarim
Güvercinim uyur mu Çağırsam uyanır mı
Yar orada ben burda Buna can dayanır mı
A benim hacı yarim Başımın tacı yârim
Eller bana acımaz Sen bari acı yarim
Caminin müezzini yok İçinin düzeni yok
Çok memleketler gezdim Misget'ten güzeli yok
Daracık daracık sokaklar Misget şeker topaklar
Pul pul olsun dökülsün Seni öpen dudaklar
Caminin ezan vakti İçinin düzen vakti
Ben Misget'i yitirdim Sonbahar gazel vakti
Gökte yıldız sayılmaz Çiğ yumurta soyulmaz
Üçer avrat almayan Hiç erkekten sayılmaz
SERPİL AKSU İŞLER
AYŞE TOKUR İLKOKULU
KİZİROĞLU (KARS)
Kiziroğlu Mustafa Bey türküsü, Köroğlu'nundur... Ve türküde geçen Kizir, Kars'ın Susuz kazasına bağlı bir köydür. Soğuk mu soğuk, buz gibi bir yer. Ve Kizir aynı zamanda halk yöneticisi anlamına gelir. Bir nevi muhtar. Ve Köroğlu'nun yaşadığı dönemlerde bir "Kizir" varmış. Herkes tarafından bilinen ünü bölge dışına çıkan yiğit birisi. Bir oğlu olmuş. Babasının namına yakışır şekilde büyümüş, kılıç kuşanmış at binmiş. Babası gibi haksızlık ve adaletsizlikle savaşmış. Adı da Mustafa imiş. Yani türküde geçen "Kiziroğlu Mustafa Bey". Bir gün Köroğlu, Kizir'in yakınındaki Kısır Dağları'nda yaşamaya başlar.
Ki Köroğlu'nun da hayat görüşü aynıdır: Haksızlığa karşı savaşmak, mücadele etmek... Kiziroğlu köyde değildir ve Köroğlu o Kizir Köyü'nde kale kurar. Kiziroğlu köyüne döndüğünde kaleyi görür ve sinirlenir. Ortak amaca hizmet eden iki yiğit karşılaşır. Rivayete göre günlerce at üstünde savaşırlar. Ancak birbirlerini alt edemezler. Bir süre sonra Kiziroğlu bakar ki atı Ala Paça, Köroğlu'nun atı Kırat'ı alt etmiştir. Bundan cesaret alan Kiziroğlu celallenip Köroğlu'nu yere vurur. Tam hançeriyle öldürecekken Köroğlu ailesiyle görüşmek istediğini söyler ve Kiziroğlu da buna izin verir. Köroğlu ailesiyle helalleşmeye gittiği evinde, işte bu türküyü sazıyla sözüyle söyler. Kiziroğlu geç kalan Köroğlu'nun evine gider ve o sırada Köroğlu'nun kendisi için söylediği türküyü duyar, duygulanır. Ve Köroğlu'na sarılıp "Sen benden daha yiğitsin Köroğlu" der. Köroğlu ise "Burada senin gibi mert ve yiğit biri varken benim kalmam olmaz" der ve batıya gider.
Bir hışmınan geldi geçti peh peh peh peh, Kiziroğlu Mustafa Bey hey hey
Hışmı dağı deldi geçti Ağam kim, paşam kim, Nigâr kim, gözüm kim,
Canım kim, hanım kim, kim,kim,kim Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu, Zor Bey’in oğlu
Hay edende haya teper peh peh, Huy edende huya teper hey hey heey
Köroğlu'nu çaya teper, Ağam kim, paşam kim,
Nigâr kim, gözüm kim, canım kim, hanım kim, kim, kim
Bir atı var Ala Paça peh peh, mecel vermez kırat kaça, hey hey heey
Az kalsın ortamdan biçe Ağam kim, paşam kim, Nigâr kim, gözüm kim,
Canım kim, hanım kim, kim, kim Kiziroğlu Mustafa Bey
Bir beyin oğlu Zor Bey’in oğlu.
DİYARBAKIR-BAĞLAR- DR.İLHAN KOÇTÜRK ORTAOKULU
TUBA GÜLER
Yiğityolu Dr.ilhan koçtürk o.o/DİYARBAKIR
SUZAN SUZİ
Diyarbakır'ın güneybatısında Dicle Nehri kenarında Kırklardağı vardır. Bu Kırklardağı'nın arkasında Kırklar Ziyareti vardır. Çocuğu olmayanlar buraya gelip dilek dilerler. Bir Süryani zengin ailenin de hiç çocukları olmuyormuş. Kadın Kırklar Ziyareti'ne gelip dilek dilemiş adak adamış. Bir kızı doğmuş. Adını Suzi (Suzan) koymuşlar. Her yıl doğum gününde annesi onu süsler giydirir ve Kırklar'a götürerek bir kurban kestirirmiş. Suzan böylesine bin nazlarla büyüyüp güzel bir genç kız olmuş. Müslüman komşularının oğlu Adil'le birbirlerine aşık olmuşlar. Yine bir doğum yıl dönümünde annesi Suzi'yi hizmetçilerle beraber kurbanını kesmek üzere Kırklar Ziyareti'ne göndermiş. Arkalarından habersizce Adil de gelmiş.
Hizmetçilerin kurban kesme telaşından yararlanan Suzi Adil'le beraber dağın arkasına dolanmışlar ve orada beraber olmuşlar. Kırklar Ziyareti bu beraberliği bağışlamamış ve ziyaret Suzi'yi çarpmış. Kız On Gözlü Köprü'nün orada Dicle'de boğularak ölmüş. Suzi'nin ölümünden sonra Adil de aklını yitirmiş.
Kırklardağı'nın yüzü Karanlık sardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi Ziyaret çarptı bizi
Köprü altı kapkara Anne gel beni ara
Saçlarım kumlara batmış Tarak getir de tara
Köprünün orta gözü Sular apardı düzü
Ben öleydim Suzi-Suzi Dicle ayırdı bizi
HACI ALİ OSMAN GÜL İLKOKULU
MAKBULE BOSTAN
Hacı Ali Osman Gül İlkokulu 3/C
Gümüşhane Allı gelin ( Aşağıdan gelir)
Yıllar önce ilçede iki genç evlenir. Evlendikten birkaç ay sonra delikanlı gurbet yoluna düşer. Gurbet elinde bir iftiraya uğrar, düşer hapishaneye. Yıllarca yattıktan sonra saçı sakalı ağarmış olarak çıkar hapishaneden, tutar köyünün yolunu.
Aklından yavuklusu çıkmaz, o erin. Acep yavuklusu duruyor mu, yoksa başka birisi ile mi evlendi? Köy yoluna koyulur. Varınca köye, yavuklusunun koynunda bir delikanlı yatıyor. Ne bilsin adam kendi oğlu olduğunu. Bari der, karnımı doyurayım da, yine çekip gideyim gurbet ellere ve bu türküyü söylemeye başlar.
İstanbuldan Gelen Tatar Al yorgani kaldır gelin
Kamçısını Atar Tutar Hantallığı yandır gelin
Garip Oğlan Nerde Yatar Koynundaki yatan yiğit
Kondur Beni Allı Gelin Söyle bana kimdir gelin
İstanbuldan Gelen Tatar Al yorgani kandırmışım
Kamçısını Atar Tutar Ben tandere yandırmışım
Garip Oğlan Handa Yatar Koynumdaki şu yiğidi
Konduramam Yiğit Seni Ak sütünden emdirmişim
Büyük Kapının Gelini
Kondur Beni Allı Gelin
Konduracak Yerim Yoktur, Konduramam Yiğit Seni
Dostumdan Düşmanım Çoktur, Konduramam Yiğit Seni
FİLİZ UĞUR -MAKBULE BOSTAN
YANGIN OLUR BİZ YANGINA GİDERİZ
Tarihte İstanbul’da yangınlar şehrin ahşap evlerden oluşan beldelerini adeta kül haline getirmiştir. Yangınların bu durumu sosyal afetlerin de yaşanmasına neden olmuştur.Yangınlar halkın psikolojisini iyice bozmuştur. Özellikle tarihi eserlerin zarar görmesi şehrin güvenliğini sorgulanır bir hale getirmiştir. Bu nedenle yeni teşkilatlar kurulmuştur. Bu teşkilatlar yangınlara müdahale etmek amacıyla vazifelendirilmiştir. Yangınlara müdahale eden ekipler, kendilerine göre türküler dile getirmişlerdir. Bu türkülerden biri de aşağıdaki gibidir. Türkülerin bu şekilde bir hikayesi bulunmaktadır. Tarihte İstanbul yangınları önemli bir yere sahiptir. Birçok tarihi eserin yok olmasına ve zarar görmesine neden olmuştur. Bu nedenle bu türkünün manevi değeri çok yüksektir
Yangın olur biz yangına gideriz
Düz ovada keklik gibi sekeriz
Yokuşlarda şahin gibi uçarız
Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazreti Mevla'ya yalvarmamız var
Beyoğlu'ndan kalktık sandık selamet
Galata'ya vardık koptu kıyamet
Hurşit Reis sandık sana emanet
Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazreti Mevla'ya yalvarmamız var
CUMALIKIZIK İLKOKULU
SEHER BEDİR
Cumalıkızık İlkokulu
CEZAYİR TÜRKÜSÜ
Kuzey Afrika ülkelerinden olan Cezayir, önceleri Beni Hafz Devleti'ne aitti. Devletin güçsüzlüğünden ve zayıf idaresinden yararlanan İspanyollar, 1509 yılında Cezayir'i aldılar. Bu sıralarda Akdeniz'de korsanlık yaparak etrafa dehşet veren Baba Oruç ile kardeşleri Hızır (Barbaros) ve İshak Reis'ler, zaten daima savaştıkları ve korkuttukları İspanyollar'dan geri aldılar Cezayir'i. Baba Oruç kendi adına burada bir hükümet kurdu (1516). Araplarla yaptıkları bir savaş esnasında Baba Oruç'la İshak Reis'in ölmeleri üzerine, Barbaros Cezayir'i tek başına idare etmek mecburiyetinde kalır. Sık sık İspanyollara karşılaşır, yener.
Fakat bunun böyle gidemeyeceğini anlayan Barbaros, o sıralar Mısır'ı almış olan Yavuz'un himayesine girmek istediğini belirtir. Buna pek sevinen Yavuz Sultan Selim, O'na ikibin yeniçeri ile kıymetli bir kılıcı armağan olarak gönderir. Barbaros, memleketi bağımsız bir hükümet gibi idare eder, adına paralar bastırır. Osmanlı - Avusturya savaşları başlayınca, Avusturyalılar denizden de savaşarak Osmanlılar'ı zor durumda bırakmak istedi. Bunun üzerine, Kanuni, hem Akdeniz'de yeniden egemenliği sağlamak ve hem de Fransa'ya denizden yardım edebilmek amacıyla, Barbaros'u İstanbul'a davet ederek kendisine Kaptan-ı Derya'lık verdi. Bu tarihten sonra Cezayir eyalet olarak kabul edilip beylerbeyliğine de Barbaros verildi. Cezayir'in bizim elimize geçiş hikayesi böyle.
Eskiden beri Cezayir'de gözü olan Fransızlar, Osmanlıların 1828 yılında Ruslar'la savaşmasını fırsat bilerek, Cezayir'e asker çıkardılar. Burada uzun ve kanlı savaşlar oldu. Anadolu'dan giden binlerce askerimiz buralarda şehit oldu. Cezayir, Anadolu insanında büyük üzüntüler yaratmıştır. Burada ölen binlerce gencimize, elden çıkan güzelim ülkeye Anadolu'nun en batısından en doğusuna kadar her yerde ağıtlar yakılmıştır. Bursa'dan Bitlis'e kadar her ilimizde, Cezayir'in anısına türküler söylenip, halaylar çekilir.
Cezayir'in harmanları savrulur
Savrulur da sol yanına devrilir
Sarı buğday samanından ayrılır
Sokakları mermer taşlı.Güzelleri hilal kaşlı Cezayir
Gemilere çürük tahta dayanmaz
Yiğitlere gaflet bastı uyanmaz
Aman Allah buna canlar dayanmaz
Sokakları mermer taşlı .Güzelleri hilal kaşlı Cezayir
Cezayir'i bir ikindi bastılar
Camilere çifte çanlar astılar
Yiğitleri kurban diye kestiler
Sokakları mermer taşlı Güzelleri hilal kaşlı Cezayir
ZÜBEYDE HANIM ÜÇLER İLKOKULU
NECLA AKKOYUNLU
ZÜBEYDE HANIM ÜÇLER İLKOKULU
Nenni (Bebeğin Beşiği Çamdan) Bayburt
Seferberlik ilan edilir. Bayburtlular yerlerini yurtlarını terketmek zorunda kalırlar. Osmanlı zamanında Şam'da, Yemen'de Fizan'da askerimiz vardır. Seferberlikten kısa bir süre önce asker olan Bayburtlu bir delikanlı Şam'a gider. Bu arada hanımı hamiledir. İç Anadolu'ya göç eden Bayburtlular tekrar Bayburt'a dönmek için yola koyulurlar. Dönüş sevinci bayram havasındadır. Bu arada delikanlının hanımı doğum yapar. Doğumdan sonra kayınvalide, kayınpeder, gelin ve beşiğe konulan bebek yola koyulurlar. Bayburt'a dönüş bebekle ayrı bir mutluluktur. Sıkıntılı geçen yolculukta kayınvalide vefat eder, yolda bir yere defnedilir.
Dönüş sevincinin yerini acı ve gözyaşı almıştır. Tekrar yola koyulurlar. Kayınpeder önde, gelin ve beşiği deveye bağlanan bebek arkada yola devam edilir. Çamlıbel’e varırlar, sık çamların arasında yürümek zorunda kalırlar. Bu esnada bebeğin beşiği çam ağacının dalına takılır. Gelin kayınpederine söyleyemez; çünkü kayınpeder çok sert bir adamdır. Örf ve adetlerine bağlıdır. Bayburt adedinde eskiden gelinler bürük çekerler kayınpederler ve büyüklerinin yanında konuşmazlarmış. Gelin de korku ve saygıdan bir türlü söyleyemez çocuğunun dalda takılı kaldığını. Bir süre sonra mola verirler. Kayınpeder devenin yanına gelir, bakar beşik de yok bebek de. Geline sorar, gelin konuşamadığı için işaretlerle beşiğin ağaca takıldığını anlatır. Geriye dönerler beşiği bulurlar fakat bebeği bulamazlar. İçin için yanar yürekleri, anne kahrolur bu beyit ve koşmayı söyler. Yanan ana yüreğiyle...
Bebeğin beşiği çamdan ,Yuvarlandı düştü damdan
Bey babası gelir Şam'dan ,Nenni de nenni de nenni de bebek
Kızlar gelin çaydan geçek ,Çay bulanık nerden içek
Bebek ölmüş nere gidek ,Nenni de nenni de nenni de bebek
Bebek beni deleyledi ,Yaktı yıktı kül eyledi Her kapıya kul eyledi ,Nenni de nenni
Çamlıbelden çıktım yayan, Dayan dizlerim de dayan
Emmim atlı ben de yayan ,Nenni de nenni de nenni de bebek
Bebeğin beşiği bakır ,Yerinden kalkmıyor ağır Ben sallarım tıngır mıngır ,Nenni
Çizmemi çektim kıçıma ,İndim çamlığın içine ,Bunda bebeğin suçu ne
Kara çadırın kazığı,Gelir gavurun yazığı ,Memelerim yol azığı Nenni de nenni de
Deveyi deveye çattım İpini boynuna attım, Dün gece yavrusuz yattım Nenni de nenni de nenni de bebek
MERSİN-ANAMUR- MALAKLAR ORTAOKULU
ZEYNEP BAZ
MALAKLAR ORTAOKULU
GELİN AYŞE TÜRKÜSÜ HİKAYESİ
Kocası askere giden Ayşe'ye kaynanası bir türlü rahat vermemektedir. Yine bir gün yalan sözlerle kandırdığı kocasına, gelini Ayşe'yi dövdürmüştür. Kaynanasının baskısından bunalan ve kayınbabasının haksız yere kendisini dövmesine kızan Ayşe, hiçbir şeyden habersiz, beşikte yatan küçük yavrusunu basmış bağrına, gidip atmış Seyhan nehrinin azgın sularına kendini bırakmış.. Ayşe'nin körpe yavrusuyla genç yaşta ölümü yörede kolay kolay unutulmamıştır.
Koyun gelir yata yata , Çamurlara bata bata
Gelin Ayşe'm sele gitmiş , Yosunları tuta tuta
Aman Ayşe'm yaman Ayşe'm , Dağlar başı duman Ayşe'm
Koyun gelir kuzuyunan , Ayağının tozuyunan
Gelin Ayşe'm sele gitmiş , Yanı çifte kuzuyunan
Aman Ayşe'm yaman Ayşe'm , Dağlar başı duman Ayşe'm
Uzat Ayşe'm kollarını , Ver ağzıma dillerini
Nöbet nöbet bekliyoruz , Hanım Ayşe'm yollarını
Aman Ayşe'm yaman Ayşe'm , Dağlar başı duman Ayşe'm
Koyun gelir seke seke , Kulağında elmas küpe
Ben yarimden ayrılmazdım , Ayırdılar çeke çeke
Aman Ayşe'm yaman Ayşe'm , Dağlar başı duman Ayşe'm
TEZCAN YILMAZ
AYŞE TOKUR İLKOKULU 3-C SINIFI
ÇAYIR ÇİMEN GEZE GEZE (Isparta yöresi)
iki genç bir çayırda görürler birbirlerini ve o çayırda tanışırlar. Ancak gel gelelim bu kızı bu gence vermez ailesi ve bu iki seveni birbirinden ayırırlar. Ayrılan sevgililer çok üzülürler, aşk acısı çekmeye başlarlar. Hangi yolu deneseler de kavuşamazlar ve çareyi gerçekten ayrılmakta bulurlar. Fakat bu sırada genç kızı ailesinden defalarca ister ama nafile. Sonunda genç oğlan kızın kapısına dayanır ve çayırda tanıştıklarını hatırlatmak ve anıları yad etmek için başlar kızın kapısının önünde doğaçlama türkü sözleri söylemeye; çayır çimen geze geze diye. Kızı vermediklerinden dolayı sürekli türkü söylediğini belli etmek için çayır çimen geze geze oldum ben bir geveze diye türkünün devamını getirmiştir.
Çayır çimen geze geze ooof (of). Oldum ben bir geveze
Kızına gönül verdim . Darılma hanım teyze Of nenem of
Pencereden kuş uçtu ooof (of). Yandı yürek tutuştu
Yanma yüreğim yanma. Ayrılık bize düştü Of nenem of
Simidimin tavlası ooof(of) Geldi düğün haftası
Gelin olacam diye Nedir bunun tafrası Of nenem of
Gelin olacam diye Nedir bunun tafrası Of nenem of
H.BETÜL ÜNLÜCAN
Mehmet Akif Ersoy İlkokulu Bucak /BURDUR
ÜMMÜ; KAVUŞAMAYAN AŞIKLARIN ÖYKÜSÜ
Ümmü çok ama çok güzeldi. Yaşadığı zamanda taliplisi çoktu. Hayli zengin olan babası, onu, zengin bir ailenin oğluna vermek istiyordu. Ümmü'nün gönlü ise Ahmet adında hali vakti yerinde olmayan bir delikanlıdaydı.Ahmet, Ümmü'nün babasının gönlünü bir türlü yapamadı, nice hatırlı kişiler bu iş için ön ayak oldu. Ümmünün babası, kızını, çayın öte yakasındaki köyün ağasının oğluna verdi. Ümmü ak gelinlikleri giydi ama gönlü karalar bağlamıştı. Düğün kuruldu; zurna öttü, davul vuruldu. Geldi çattı gelin alma. Ümmü gelin ata bindirilip, güveyinin köyüne doğru yola koyuldu. Köprüye gelince olanlar oldu.
Köprünün altından bir kartal uçtu da at mı ürktü; yoksa Ümmü intihar için kendini mi attı, bilinmiyor. Bilinen şu ki; Ümmü, gelinlikleriyle bozbulanık sularda buldu kendini.Yetişin! Kurtarın! diye bağıran çok oldu ya; çaya atlayan olmadı. Olup bitenleri uzaktan izlemekte olan Ahmet kaldırıp kendini çaya attı. Az ilerisinde bürgüsünü gördü Ümmü'nün; oraya kulaç salladı. Daha yetişemeden, kendi gömüldü azgın sulara. Oraya yüzdü bulamadı, buraya daldı bulamadı. Ümmü'nün babası, bu işi Ahmet'ten bildi. Kadıya, "kızımı çaya Ahmet itti" diye davacı oldu. Mahkeme kuruldu; ifadeler soruldu. Nezaretteki Ahmet, idam edileceğinden değil; sevdiceğini temelli yitirdiğinden, kara yaslara büründü. Hücresinin demir parmaklı penceresi önünde, acısından türkü yapıp koyuverdi.
Çaya da düştü dutamadım golunu ,Uzak da gitti bilemedim yolunu
Güzel de Mevlam kısmet etmiş ölümü
Akmayası çaylar nerelere goydun
Ümmümü suna boylumu yarimi
Kadıda geldi mahkemeler kuruldu, İfadesi mustanlıktan soruldu
Komşuları mahkemeye yoruldu Kudurası çaylar nerelere koydun
Ümmümü suna boylumu yarimi
Elma da verdi elmasını yemedim
Ben Ümmüme birşeycikler demedim
Nerelere gitti ben Ümmümü görmedim
Akmayası çaylar nerelere goydun Ümmümü Suna boylumu yarimi
MAKBULE BOSTAN
HACI ALİ OSMAN GÜL İLKOKULU 3\C
GEMİLERDE TALİM VAR ( İSTANBUL YÖRESİ )
RECEP ÖZTÜRK
Çavuşlu Merkez Mahalle Cami Yanı Küme Evlerinde 1882 yılında dünya ya geldi.Hasan Oğlullarından, dillere destan Recep ÖZTÜRK . Büyür, gelişir asker ocağına gider bahriyeli olarak.1900 yılların başında İstanbul Kasımpaşa bahriye kışlasına duhul eder. Uzun boylu, cazip, bilhassa gören kızları etkileyici ve peşinden koşturan, bunun yanında güçlü olan Recep, kendini üstlerine ispatlayıp, Bahriye Çavuşu olarak KOMODOR gemisinde vatani vazifesini ifa etmeye başlar. Recep Çavuş fiziken çok alımlı, güzel yaratılmıştır.
İstanbul kızları recep Çavuş'un yüzüne bakmaktan doyum alamazlar. 12 sene muazzaf asker (çavuş) olarak görev yapmış, amiral gemisinde hizmet ettiğinden de pek çok denizlere açılmış, görevini şerefle yad etmiştir. Recep'i görüpte aşık olan İstanbul kızlarına, Amiral'in saray eğitimi almış kültürlü kızıda tutulmuş O'na çıldırasıya aşık olmuştur. Memleket harp içindedir. Savaştıkları düşman donanmasının parolasını zar zor öğrenip, komodor gemisine makyaj yapmak sureti ile, düşman donanması arasına casus olarak girip, düşman donanmasını orada imha etmeye muavvfak oluyorlar. Sultan ABDÜLHAMİT Hz. lerini yurt dışına kaçıran Recep ve arkadaşlarıdır. Saymakla yetiremeyeceğimiz kadar da kahramanlıkları mevcuttur.Amiral'in kültürlü ve güzel kızı Recep'in peşini bırakmamaya kararlıdır.
Bugün dillere destan yıllarca radyo ve tv.lerde okunan ve okunmaya devam eden bir şarkı klasiği olan bu eseri bilmeyenimiz yoktur sanıyorum. Ama Recep'in bir Çavuşlu yiğidi olduğunu bilmeyense çoktur.12 sene muazzaf askerlik görevini ikmal eden Recep Çavuş: Amiralin kızını almadan Çavuşlu'ya evine döner. Döner dönmesine ama kızın aşkı dahada çok alevlenir. Amiral'in güzel kızı o günün şartlarında Kasımpaşa'dan yola revan olur ve Çavuşlu'ya gelir. Recep ile evlenmek üzere geldiğini söyler. Çavuşlu'da kimseler, özellikle Recep'in kardeşleri Ömer ve Azmi kızın Recep ile görüşmesini engellerler. Kız Çavuşlu'ya gidemez bu sebepten. Çünkü Recep zaten evli ve çocukları olan biridir Çavuşlu'da. Recep Çavuş mütevazı hayatını idame ettirirken hastalanır o günün tabiri ile ince hastalıktan dolayı hayatını kaybeder. Üsküdar sırtlarına Karacaahmet mezarlığında toprağa defnedilir.
Gemilerde Talim Var ,Bahriyeli Yarim Var
O Da Gitti Sefere ,Ne Talihsiz Başım Var
Hani Benim Receb'im Receb'im
Sarı Lira Vereceğim ,Almazsa Karakola Gideceğim
Gemi Gelir Yanaşır ,İçi Dolu Çamaşır
Şu İstanbul'un Kızları ,Recep Diye Ağlaşır
Hani Benim Receb'im Receb'im
Sarı Lira Vereceğim ,Almazsa Karakola Gideceğim
Mavi Giyme Tanırlar ,Seni Yolcu Sanırlar
Geçme Kapım Önünden ,Seni Benden Alırlar
Hani Benim Receb'im Receb'im
Sarı Lira Vereceğim ,Almazsa Karakola Gideceğim.
FİLİZ UĞUR
MEHMET AKİF ERSOY İLKOKULU
Hem Okudum Hemi de Yazdım(Çorum-Osmancık)
Yavru yitmeye görsün bir kez. Bulunmaz. Değil dağların koyağı, ırmakların kaynağı, yaylaların çimeni, ovaların çiçeği, hiç bir şey, hiç bir kişi geri getiremez onu. Ehh ana yüreği bu. Dayanması zor. Dağlara düşüp araması doğal; ne ki giden geri gelmez. Şundan ki, yiten candır. Alıp yerine koyamazsın. Nefesin sonu çıkmaya görsün boğazdan bir kez. Dönüşü olmaz. Ama, ağlamak, döğünmek, türkülere sığınmak da insanların kendi elinde. Türkümüze öykü olan olay, 1930’larda Çorum’un Osmancık ilçesi Hacıhamza kasabasında geçer.
Kasabada köklü bir aile yaşar o yıllarda. Bu ailenin de Mehmet Bey adlı bir oğlu vardı. Mehmet Bey, geniş omuzlu, kaytan bıyıklı, iri kıyım bir delikanlıdır. Çevresindekilere yaptığı iyiliklerden ötürü de herkesin saygısını, sevgisini kazanmıştır. Yeni evlendiği eşiyle de çok iyi anlaşmaktadır. Hele eşi ona nur topu bir oğlan çocuğu doğurduktan sonra da daha mutlu olmuştur. Bir çocuk ki gözleri yumuk yumuk. Uzun, upuzun saçlar, tombiş bilekler. Anası bir yanını kendine benzetiyor; babası bir yanını. Bak Mehmet diyor karısı “çenesi, kafa yapısı, ağzı sana benziyor, gerisi bana” Mehmet Bey: “Ya parmakları” diyor. “Bak bak serçe parmaklarında eğrilik var. Tıpkı seninkiler gibi. Ama uzunluğu da bana benziyor parmakların”. Çocuk daha bir mutlu ediyor aileyi. Evin havası birden değişiyor. Gelenler, gidenler çoğalıyor.
Dosta ahbaba teller çekiliyor. “Bir oğlumuz oldu” diye. Uzaktan mektuplarla kutlayanlar. Sözün özü; evde bir şenlik, bir şölen. “Aaaa İzmir’den Nurettin Amcalardan tel geldi. Kutluyorlar. Bu da Adana’dan Niyazilerden geliyor. Bu tel de Çorum’dan, ama tebrik teli değil. Bak hele Mehmet neymiş? “Şey Hükümet teli bu. Bir iş için çağırıyorlar. Gitmek gerek. Hükümet işi ihmale gelmez. Tez zamanda gitmeli’’ diyor Mehmet Bey. Vakit öğleyi geçkindir. Ama olsun Hükümetin çağrısı gecikmeye gelmez. Tez elden gitmeli. Varıp anlamalı işin aslını. Adamlarına seslenir. İki at eyerlemelerini söyler. Karısına da “İşim biter bitmez dönerim. Hem yavruma da ufak tefek bir şeyler alırım. Sana da giyecek gerekli. Elbiselerin bol geliyor üstüne. Gelen gidenimiz olur bu günlerde. Ele güne karşı ayıp olur.
Bir kaç elbiselik alırım. Anamı da unutmamak gerek. İlk torunu kadının. Nasıl da yoruldu gebeliğinde senin. Meraklanmana gerek yok. Çorum ne çeker ki. Akşam Osmancık’a varırız. Sabahın erinde oradan çıksak, karanlık çökmeden tutarız Çorum’u.’’
Giderlerken silahlı iki kişi atlıyor yola. Yolun dar boğazı. Yana yöne kaçacak yer yok. Ancak geri dönülebilir. Mehmet Bey de ona davranıyor. Ama, daha atını döndürür döndürmez iki kişi de orada peydahlanıyor. “Canınızı seviyorsanız davranmayın. Kurşunu yersiniz yoksa. Boşaltın ceplerinizi, atlarınızı da bırakıp, koyulun yola” diye ünlüyorlar.
Mehmet Bey bakıyor kaçış zor. Teslim olup,parasını silahını, atları vermek de işine gelmiyor. Gurur meselesi yapıyor. Bir anda atıyor kendini yere, silahına sarılıyor. Adamı da atıyor attan. Seyip kalan atlar, kişneyip tepiniyorlar. Aynı anda da kurşunlar vızıldamaya başlıyor. Mehmet Bey bir ağacı siperlemiş kendine, basıyor tetiğe. Adamı da sol yanından ateşliyor silahını. Vuruşma epey sürüyor. Mehmet Bey’in de adamının da kurşunları azalıyor. Daha dikkatli kullanmak zorunda kalıyorlar kurşunlarını. Çok geçmeden onlarda bitiyor. Eşkıya azgın. Bir iki kez yine teslim çağrısını yapıp, basıyorlar kurşunu ardından. Mehmet Bey’den bir “Ah” sesi yükseliyor. Yığılıp kalıyor bir kenara. Adamı derseniz ağır yaralı yıkılıyor yere.
Neden sonra ayıkıp bir bakıyor ki sağ yanında yatıyor Mehmet Bey. Cansız. Üstü başı kan içinde. Kendisi de yaralı. Cepleri boşaltılmış. Silahları da yok yanlarında.
Haber Hacıhamza kasabasına ulaşınca, anasını, karısını, hısım-akrabasını bir ağıt tutuyor. Kimi beşikte yatan üç günlük yavruya üzülüyor; kimi Mehmet Bey’in yiğitliğini dillendiriyor. Kişiliğini övüyor. Sonra tüm bu duygular, bir türküye dil oluyor. Hacıhamza kasabası da Osmancık ilçesi de dar geliyor Türküye. Yankılanıyor, yankılanıyor.
Hem okudum hem de yazdım Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim Yiten yavru bulunmuyor
Kurşun gelir sine sine Merhem koyun yaresine Öldürmüşler Mehemmed'i Haber verin annesine
Seni vuran dağlı mıydı Kurşunları yağlı mıydı
Düşman seni vurur iken Senin kolun bağlı mıydı
El yazıya el yazıya Duman çökmüş Gölyazı'ya
Kurban olam kurban olam Beşikte yatan kuzuya
El veriyor el veriyor Orta direk bel veriyor
Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor
Atalardan aldım söğüt Derelere diktim söğüt
Hep kırılsın Avşar eli Mehmet gitti babayiğit
Karalı bayrak kaldırdımÇifte davullar dövdürdüm
Kınamayın komşular, Kademsiz gelin getirdim
SEMRA YAVUZ
EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
AĞASARIN BALINI –OY ASİYE TÜRKÜSÜ
Olay Giresun /Görele/Çavuşlu Beldesinde geçiyor. Asiye Karabey diye bilinen bir bey kızı, Sisdağı yaylasında kale olarak da kullanılan bir konakta oturuyorlar.Asiye bilindiği üzere sarışın değil, kısa boylu esmer biridir. Üç kız kardeştirler Karabey oğlu olmadığı için damatları içgüvey olarak alır konağa.Asiye’nin eşi Nazif beyde Beşikdüz’lü zengin bir tüccardır. İki kızları olmuştur. Nazif bey evdeki hizmetçi kızla Asiye’yi aldatır. Asiye olaydan haberdar olunca kıyamet koparıyor ve onu boşayacağını söylüyor.
Nazif bey o an kendini savunma amaçlı “Senin gibi kara kuru birine mi kaldım” istemsiz söylemi Asiye’nin çok gücüne gider. Ve hemen boşanmaya kalkar ve o dönemde boşanmayı kim isterse karşı tarafa nafaka verecektir. Asiye’de babasından kalan bir araziyi satıp mahkeme günü değerinden fazla para veriyor.
Boşanma işlemi bitince olaya çok içerleyen Nazif bey “ Asiye bana bunu nasıl yaparsın” diyerek Mahkeme kapısında düşüp bayılıyor. Mahkeme kapısında görevli zaptiye memuru Ahmet bey olaylara şahit oluyor “ne yüce kadınmış boşadı diye kocası ardından bayıldı “ diye mırıldanıyor. Asiye çarşaflı olduğu için peçesinden yüzünü göremiyor. İçten içe merak sarıyor bu kadın nasıl biri diye tayinle geldiği oranın yabancısı olduğu için etrafından bilgi topluyor.
Altı sene uğraşan Ahmet bey Asiye’nin Amca oğlu Aslan beyi araya koyarak evlenme teklifini onaylatabiliyor. Kendi aralarında sade bir düğünle evleniyorlar. Ahmet bey Asiye’yi gelin olarak konaktan alıp Görele’nin Yeğenli köyüne devletin kendisine lojman olarak verdiği eve getiriyor. Asiye’nin eski eşi Nazif köy meydanında otururken o sırada karşıdan atıyla dörtnala heybetli biri geliyor. Nazif bey ayağa kalkıp “Kim bu gelen yabancı” diyor. Yanındakilerden “o gelen Asiye’nin kocası” deyince Nazif bey oracıkta yığılıp kalıyor bir tas su getiriyorlar. Hayata gözlerini yuman Nazif beyin annesi tarafından Asiye’ye ağıt olarak yaktığı türkünün hikayesidir bu.Adı dilden dile dolaşan Asiye Ahmet beyle mutlu bir beraberlik geçiriyor. Hatta Altı sene sana naz ederek boşuna dul kalmışım diye hep yakındığı söylenir Ahmet Beye.
“Ağasarın balını
Gel salını salını
Adam cebinde taşır
Senin gibi gelini
Oy Asiye Asiye
Tütün koydum kesiye
Baban seni veriyi da
Bir bağa pırasiye
Sis dağının başında yel
Püfür püfür esiyor
Baban bu yıl kurbanı
Çifter çifter kesiyor
H.BETÜL ÜNLÜCAN
Mehmet Akif Ersoy İlkokulu Bucak /BURDUR
KARA TREN
Yıl 1915, Osmanlı İmparatorluğu birçok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Her türden malzemenin gerekli olduğu gibi her şeyden önce de savaşacak askere ihtiyacı vardı. O dönemler büyük Osmanlı İmparatorluğunun son günlerinin yaşandığı ve çok acı kayıpların verildiği günlerdi. Savaşa gidenlerin geri dönmediği pek çoğunun akıbetinin bilinemediği günler.. Geride kalanlar sadece yaşlı, çoluk çocuk ve kadınlardı. Fakat ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyordu çoğu zaman. .Bekledikleri bir defa ölmüş ama o her kara tren gelişinde bir defa daha ölen kadınlarımız. Yorgun, bitkin ve başı eğik kara tren acı bir çığlık atarak uzaklaşıyordu. Yaşatılmaya çalışılan ümitleri, o korkunç bekleyişleri ağıta dönüşüyordu.
Gözüm yolda gönlüm darda Ya kendin gel ya da haber yolla
Duyarım yazmışsın iki satır mektup Vermişin trene halini unutup
Kara tren gecikir belki hiç gelmez Dağlarda salınır da derdimi bilmez
Dumanın savurur halimi görmez,Gam dolar yüreğim,Gözyaşım dinmez
Yara bende derman sende,Ya kendin gel ya da bana gel de
Duyarım yazmışsın iki satır mektup,Vermişin trene halini unutu
Kara tren gecikir belki hiç gelmez,Dağlarda salınır da derdimi bilmez
Dumanın savurur halimi görmez,Gam Dolar Yüreğim Gözyaşım Dinmez
SEMRA YAVUZ
Piraziz EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
Al Fadimem (Emirdağ)
Efe Kadir ile Al Fadime’nin aşkı geçmişte yaşanmış gerçek bir aşk öyküsüdür. Çünkü; onlar türkü dizeleriyle aşk destanlarını zaten yazmışlardır. Bu nev’i olayların illa da hikaye ya da roman şeklinde okuyucuya aktarılması şart olmadığı gibi Fadime ile Efe Kadir’in bizlere bıraktıkları türkü dizeleri, altmış yıldan beri, bu aşkın masumiyetini, güzelliğini ve unutulmazlığını muhafaza etmektedir. Morcalı Aşireti’nden bu iki gencin dudaklarından dökülen aşk dizeleri efsaneleşmiştir. Al Fadime’nin Avustralya’da yaşayan kızı Leman Bostan’ın annesi hakkında ki açıklamaları şöyledir:
Bu aşk serüveni bundan altmış yıl önce yaşanmıştır. Al Fadime; Emirdağ’ın Sağırlı Köyü’ndendir. Emirdağ Cevizli köyü eski adıyla (Konara) Köyü’nden Efe Kadir namıyla, Kadir Kilci isimli delikanlı ile Al Fadime birbirlerini severler. Bu köyler o zaman Bayat’a bağlıdır. Her ikisi de Morcalı Aşireti’ne mensuplardır.
Efe Kadir, Al Fadime’yi ailesinden o günün törelerine uygun bir şekilde istetir. Fakat köyün en güzel kızı, al yanaklı, selvi boylu, ardı kırk belikli güzel Fadime'yi, Efe Kadir’e vermezler. Bunun üzerine Efe Kadir Fadime'yi kaçırmaya karar verir. Birbirini seven sevgililer kaçarlar. Ancak; Fadime’nin dayıları, o günün Morcalı Kolu’nda adı-sanı anılan, gözü kara, Babayiğit kişilerdir. İyi niyetle yola çıkan genç aşıkların bu küçücük aşk kervanını yakalamaya çıkarlar. Zira olayı hazmedemezler.
Aşka, sevgiye, gönül sesine kulak veren yoktur. Sözde namuslarını kurtaracaklarını düşünürler. Oysa; Fadime, Efe Kadir’in helali olacaktır.
sıkı takip sonucu genç aşıkları Emirdağ merkezinde yakalatırlar. Sorgu hakimi, yaşının küçüklüğü nedeniyle Al Fadime’yi ailesine teslim eder. Efe Kadir de cezaevine gönderilir. Bir süre sonra Al Fadime de ailesinin baskısıyla kendi köyünden birisi ile evlendirilir. Fadimesi elinden alınan Efe Kadir dokuz ay mahkumiyetten sonra tahliye olur ve köyüne döner.
Güzün atılan tohumlar, hasata dönüşmüş, haşhaş çizimi, arpa buğday biçimi gelmiştir. Morcalı Aşireti tamamiyle arazide, doğadadır. Haşhaş kozasına atılan çizgi, bıçağının ağlattığı kozağı görenler, koyun güden çobanlar, koyundan süt sağan gelinler, Efe Kadir'in türkülerini mırıldanmaya başlamışlardır artık.
Tırpancılar işe başlamış, rüzgarla kelle döğen ak buğday başakları, poşulu tırpancılara teslim olmuştur. Dönüm başı yapıp, tırpanını “bileği taşı”'yla bileyen tırpancılar, nefes buldukça Efe Kadir'in hapishanede dokuz ay boyunca Fadimesi'ne yaktığı türkülerini çığırmaktadırlar. Türkünün sözlerinden de anlaşılacağı üzere; Efe Kadir, türkülerini Fadimesi elinden alındıktan sonraki dönemlerde yakmıştır. Türkülerinde Fadimesi'ne duyduğu sevda, ayrılığın acısı nakış nakış işlenmiştir. Fadime'nin Kara Musa ile olan evliliğinden altı çocuğu olmuştur: Güleser-Şehriban isimli ikizleri, Mustafa, Leman, Rasime ve Ali Osman... Üçüncü çocuğu olan Mustafa, yıldırım düşmesi sonucu vefat etmiş olup, diğer beş kardeş hayattadır. Yaşadıkları aşk türküye dökülen ve tüm sevdaları türkü sözleriyle anlatılan Fadime ile Efe Kadir’in yanan gönüllerinden dökülen sevgi sözcükleri sarışın, pembe yanaklı, sırma saçlı, uzunca boylu, ceylan bakışlı Fadime kıza, Al Fadime ünvanını kazandırmıştır.
Evlerinin önü yoldur, Yoldan geçen karakoldur
Gurban olam sarı gelin, Gel testini bizden doldur
Al Fadimem bal Fadimem, Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu, Namazını gıl Fadimem
Şu dağların burcu musun, Kız boynumun borcu musun
Gurban olam sarı gelin, Sen kötünün harcı mısın
Al Fadimem bal Fadimem, Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu, Namazını gıl Fadimem
Evlerinin önü satır, Atlı geçer güpür güpür
Gurban olam sarı gelin, Gel de bizim evi süpür
Al Fadimem bal Fadimem, Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu, Namazını gıl Fadimem
Koyun yola dizilirdi, Bağlı ipler çözülürdü
Ahranımış gavur oğlan, Buz olsaydı çözülürdü
Al Fadimem bal Fadimem, Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu, Namazını gıl Fadimem
Al Fadimem suya gider, Su yolunda çalım eder
Çalım etme al Fadimem, Ben cahilim aklım gider
Al Fadimem bal Fadimem, Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu, Namazını gıl Fadimem
Hasan KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
AH BİR ATEŞ VER /EGE YÖRESİ)
Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland Şilebi ile Çarpıştı. Çarpışmanın etkisiyle Dumlupınar birkaç saniye sonra sulara gönüldü. Gemide bulunan toplam 81 mürettebattan 21’i geminin arka tarafına kaçarak torpido bölmesine sığındı. Mahsur kalanlar oksijenin yetersiz olduğunu biliyorlardı. Yardıma gelenler ise içerideki oksijeni idareli kullanmaları için konuşmamaları, sigara içmemeleri ve türkü söylememeleri için uyarı yaptılar. Ancak saatler süren kurtarma çalışmaları yanıtsız kaldı. Tüm umutlar tükenmişti. İkinci bir uyarı geldi; “İçeride konuşabilirsiniz, türkü söyleyebilirsiniz ve hatta sigara da içebilirsiniz” Tüm yurt torpidodan yükselen türküyü dinledi
Ah, Bir Ateş Ver, Cıgaramı Yakayım,
Sen sallan gel ben boyuna bakayım
Uzun olur gemilerin direği,
Ah çatal olur efelerin yüreği
Yanık olur anaların yüreği
Vur ataşı gavur sinem ko yansın,
Arkadaşlar uykulardan uyansın
Uzun olur gemilerin direği,
Ah çatal olur efelerin yüreği
Yanık olur anaların yüreği
Sakarya Özel Bilnet Okulları
GÜLER BOZ
SAKARYA ÖZEL BİLNET OKULLARI
GENÇ OSMAN TÜRKÜSÜ(AYDIN YÖRESİ)
Dediklerine göre çok eskilerde bir kimsenin askere alınması için, bıyığında tarak durması gerektir. Günlerden bir gün, Sultan Murat Han Bağdat'a sefer açar. Anadolu'da asker yazmaya başlanır. Bunların arasında henüz bıyığı bitmemiş bir genç de vardır.
Genç Osman kayıt işlemi yapan subaya yaklaşır. Henüz bıyığı terlememiş bir genç olduğu için Subay:'' Hey! Senin henüz bıyığın terlememiş, sen daha çocuksun, asker olamazsın...''deyince, Gen ç Osman aniden kuşağının arasından çıkardığı tarağını üst dudağına saplar ve subaya dönüp,'' Nasıl bak bakalım dudağımda tarak Duruyor mu? ' ''
Bu üstün cesaret karşısında artık bir söz bulamayan subay onu da askere yazar. Böylece Genç Osman orduya katılır. Bağdat seferinde büyük kahramanlıklar gösterir. Kale kapısını açar, burca sancak diker, kahramanlıklarıyla dillere destan olur. Fakat ne yazık ki savaşın şiddetli olduğu bir kesimde şehit olur. Ordu ve Anadolu halkı yasa boğulur.Anadolu'da ve yeniçeri şairleri arasında bu olay üzerine türküler yakılır, ağıtlar söylenir...
Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçer Genç Osman of of
Bağdadın içine girilmez yastan
Her ana doğurmaz böyle bir aslan
Kelle koltuğunda geliyor Kars'tan
Allah Allah deyip geçer Genç Osman of of
Bağdadın kapısın Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı
Kelle koltuğunda üç gün savaştı
Allah Allah deyip geçer Genç Osman of of
Askerin ucu göründü Van'dan
Kılıcın kabzası görünmez kandan
Bağdadın içinde tozdan dumandan
Toz duman içinde kaldı Genç Osman of of
TURGUT ÖZAL MESLEKİ VE TEKNİK ANADOLU LİSESİ
Ayşe Betül Baysal
Turgut Özal MTAL
TILFINDIR HASTAHANE
Urfa’nın işgali sırasında, işgale gelen Fransız askerlerin çoğunluğu Urfa’dan giden Ermenilerden oluşmaktaydı. Urfalılar bu işgale karşı koyarlar ve uzun bir süre mücadele ederler. Urfa halkı Fransızları şehirden çıkarmak için çeşitli yollara başvururlar, ama bir türlü kalıcı bir başarı elde edemeyince on ikiler komitesini kurarlar. Fransızlara gelen yardımların yollarını keserler. On ikiler komitesi aşiret reisleriyle bir araya gelerek Fransızları Urfa’dan çıkarmak için kesin karar alırlar. Fransızlar yardımları kesilince şehirden çıkmak zorunda kalmışlardır.
Kendilerini korumak için de şehir dışına çıkınca bırakmak üzere birçok aileden rehineyi yanlarında götürmek üzere anlaşma yaparlar.(1920) Fransızlara güvenmeyen Urfa çeteleri ise Akabe mevkiinde siper alırlar. Fransızlar gelince çatışma başlar ve altı saat süren çatışma sonucu Fransızların hepsi öldürülür. Urfa çetelerinden de çok kişi ölür ve yaralanır. Bu Zafer coşkusu ile çeteler şehre dönerken yolda “Kolumu salladım toplar oynadı” sözleriyle başlayan türküyü dile getirmişlerdir. Bu türkü günümüze kadar gelmiştir.
TÜRKÜNÜN SÖZLERİ
Tılfındır hastane karşıma karşı ,Zalim düşmanların bomba atışı
Urfa çetelerin süngü takışı ,Di yörü yörü yörü kumandanlar yörü
Urfa çeteleri dönmüyor geri
Şişkonun damından atladım geldim
Cephanem döküldü topladım geldim
Hain düşmanları pekledim geldim
Di yörü yörü yörü kumandanlar yörü
Urfa çeteleri dönmüyor geri
Tılfıdır hastane karşıma karşı
Zalım Fransızın bomba atışı
Urfa çetelerinin süngü takışı
Di yeri yeri yeri Saip Beğim yeri
Çetelerin gidiyor dönmiyor geri
Kolumu salladım toplar oynadı
Kara daş içinden asker kaynadı ,Yaşasın Urfa'lılar teslim olmadı
Di yeri yeri kumandanım yeri ,Çetelerin gidiyor dönmiyor geri
Fıransızın başında kırmızı fesler ,Atılıyor bombalar gelmiyor sesler
Bütün ruhlar uçmuş kalmış kafesler
Di yeri yeri kumandanlar yeri
Çetelerin gidiyor dönmiyor geri
Şişko'nun damından atladım geldim
Cephanam töküldü topladım geldim
Hayın Fıransızı pakladım geldim
Di yeri yeri kumandanım yeri
Çetelerin gidiyor dönmiyor geri
SEHER BEDİR
CUMALIKIZIK İLKOKULU
YÖRÜK ALİ EFE
Yörük Ali Efe 1895 yılında, Aydın İli Sultanhisar İlçesi Kavaklı Köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Sarı Tekeli aşiretinden İbrahim oğlu Apti, annesi yine Yörüklerin Atmaca aşiretinden Fatma’dır. Yörük Ali on dokuz yaşına geldiğinde, Aydın dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin gurubuna katılmak istedi. Ağır bir sınavdan geçirilerek guruba alındı. Kısa zamanda Efe’nin ve tüm zeybeklerin güven ve sevgisini kazanarak gurupta ikinci adam konumuna yükseldi. Alanyalı Molla Ahmet Efe’nin Bozdoğan Kavaklıdere baskınında ölmesi üzerine Yörük Ali Efe olarak gurubun başına geçti. Dört yıldan fazla dağlarda dolaşan Yörük Ali Efe, bu süre içinde daima ezilenin mağdur edilenin, güçsüzün yanında oldu.
Haklı olarak halk tarafından sevildi, itibar ve destek gördü.Yörük Ali Efe 1919 senesinde dağdan indi. O sıralar düşman İzmir’i, ardından Aydın ve Nazilli’yi işgal etmişti. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve bazı arkadaşları, Aydın İl’inin Çine İlçesi Yağcılar Köyünde toplanarak, Sultanhisar İlçesine iki kilometre uzaklıkta Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki güçlü ve tam teçhizatlı düşman karakoluna baskın yaptılar. Tarih:16 Haziran 1919. karakol tümüyle imha edildi. Oldukça önemli cephane ve erzak ele geçirildi. Bu baskın Batı ve Güney Anadolu’da düzenli, bilinçli ve milli şuurla düşmana yapılan ilk baskındır. Bu önemli başarı halka ümit ve cesaret vermiş, düşmanın yurttan kovulabileceğine olan inancını arttırmış ve Yörük Ali Efe’nin liderliğini perçinlemiştir.
Düşman beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılmış, Nazilli’deki kuvvetlerini Aydın istikametine çakmıştır. Ne yazık ki çevreyi yakarak, yıkarak, masum insanları öldürerek... Daha sonra 7. tümen kumandanı Şefik Aker’in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Aydın, Yörük Ali Efe emrindeki kuvvetler tarafından birinci kere kurtarılmıştır. Ancak takviye kuvvetlerle güçlenen düşman ordusu Aydın’ı ikinci kez işgal etmiştir. Artık kanlı savaşlar başlamıştır. Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephesi kurularak olağanüstü cesaretle, donanımlı ve sayıca çok fazla olan düşman kuvvetleri büyük kayıplara uğratılmıştır. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir süre düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellenmiştir.
Düzenli ordunun kurulması üzerine Yörük Ali Efe, emrindeki savaş deneyimi çok iyi olan büyük bir gurubu her ferdinin istek ve sevgisiyle orduyla bütünleştirmiştir. Kendisi de Milli Aydın cephesi Komutanı olarak savaş sona erene kadar vatani görevini sürdürmüştür. Yörük Ali Efe alçak gönüllü bir insandı. Kurtuluş Savaşındaki rolü ile ilgili olarak yapılan övgülere verdiği şu yanıttı her zaman hatırlanacaktır. “Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin birçoğunu bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olurmu ki?”
Cumhuriyet döneminde Yörük soyadını alan Ali Efe, Kurtuluş Savaşından sonra altı sene İzmir’de yaşadı, 1928 senesinde, Kurtuluş Savaşında bir süre karargahı olan Yenipazar’a taşındı. 1951 senesinde, İzmir'de geçirdiği talihsiz bir tramvay kazasında bacaklarını kaybetti. 1953 yılında tedavi için gittiği Bursa’da ölmüştür. Yörük Ali Efe vasiyetinde Yenipazar’da toprağa verilmesini istedi. Ayrıca "Halkı iyidir, toprağı sever, toprağı seven insan sever. Ben orada rahat ederim dedi." Kuvayı Milliye’nin bu değerli komutanı TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Ayrıca Türk halkı tarafından adına türkü yakılmıştır.. Yenipazar'daki evi devlet tarafından müze olarak düzenlenerek Yörük Ali Efe Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır.
Şu Dalama' dan geçtin mi,
Soğuk da sular içtin mi
Efelerin içinde Yörük Ali'yi seçtin mi?
Hey gidinin efesi efesi Efelerin efesi
Şu Dalama'nın çeşmesi Ne hoş olur içmesi
Yörük Ali'yi sorarsan Efelerin seçmesi
Hey gidinin efesi efesi Efelerin efesi
Cepkenimin kolları Parıldıyor pulları
Yörük de Ali geliyor Açıl Aydın yolları
Hey gidinin efesi efesi Efelerin efesi
ZEYNEP BAZ
MALAKLAR ORTAOKULU
ANAMUR YOLLARI GAYRAK ÇAKILLI(*)
Yıl 1892. Anamur’un Kızılca(6) köyünde bir bebek dünyaya geldi. Anası, babası yoksuldu bebeğin. Yoksul olan ana babaya bir baş nüfus, bir boğaz daha ekleniyordu. Baba çiftle, çubukla uğraşırdı. Ana ise keçileri dağlarda yayıltır, güderdi. Ne zahmetler çekmişti keçi güderken. Bir yanda karnında çocuğu taşımak, bir yandan da keçileri gütmek. Gebe olmak, dağ başlarında bunlara katlanmak zordu. Eve gidince yapılacak bir sürü iş, çocuklara aş, çamaşır.. Kolay değildi köy yerinde.
Kızılca Köyü Anamur’un kuzey doğusunda Toros dağlarında, altmış kilometre uzaklıkta, Taşeli Platosu üzerinde yer alıyordu.
Taşeli’nin yüksek dağlarında yoksulluk, açlık, ilaçsızlık, doktorsuzluk içinde kolay mıydı çocuk yapmak?. Keçi güderken sancılanmıştı. Dağın başı, kimsecikler yok. Ne yapmalıydı? Ağaçların arasında, pürlerin üzerine doğru uzanıvermişti. Bir adım atabilecek takâti(7) bile kalmamıştı. Tırnakları ile pürleri avuçlayıp yumcalayarak(8), ağaçların dallarına tutunarak kıvrana kıvrana doğurmuştu çocuğunu. Analık bu kolay mı? Göbek bağını kesmesi gerekiyordu. İki taşın arasına aldığı göbek bağını kesip koparmıştı zavallı. Kan ve revan içinde kalkmak zorunda kaldı. Bebeği azık çıkısına(9) sarmış, dışını da ceketi ile kapatmıştı. Keçiye yön verdi, köyün üstüne doğru. “Ciç..ciçç” dedi, avazı çıktığı kadar. Keçiler köyden yana yol almaya başlamışlardı. Koşar adımlarla geldi evine. Evdekilerden keçinin önüne koştu birkaçı..
Gitme demişlerdi o gün. Ama daha günü var sanıyordu. Meğer gün gelip çatmış da haberi yokmuş kadının. Bilememişti çocuğun ne zaman doğacağını. Köydeki yaşlı ebe kadınlar toplanıverdiler evine. Bir güzel yıkadılar bebeği, tuzladılar. Kırk taş hazırladılar kırk gün bebeği çimdirmek için. Adetti Yörüklerde. Bebek doğunca kırk çakıl taşı toplanır, çocuk yıkandırılıp durulanırken bu kırk taşın içine su katılır ve bu sudan bebeğe dökülerek çimdirilirdi. Güzelce yıkadılar kadını da.Bebek yıkanmış, temizlenmişti. Bir kulağına ezan okudular, bir kulağına gamet... Adını da Ahmet koydular peygambere hürmeten. Ahmet; gün geçtikçe serpiliyor, yakışıklı güzel bir çocuk oluyordu. Aradan bir hayli yıl geçti. Ahmet büyümüş yağız bir delikanlı olmuştu. Günler ayları aylar yılları kovaladı. Ahmet 16 yaşında bir delikanlı olmuş, yıl 1908’e gelmişti.
Tahtta İkinci Abdülhamit vardı. İttihat ve Terakki’nin çalışmaları sonucunda ikinci defa meşrutiyeti ilan etmişti.
Meşrutiyete karşı olanlar ayaklanma çıkarmıştı. Selanik’te bir ordu hazırlandı. Bu ordu İstanbul üzerine yürüdü. Ordunun başında da Mustafa Kemal vardı. İstanbul’a giren ordu 31 Mart vakası denilen bu ayaklanmayı bastırdığında yıl 1909’du.2. Abdülhamit tahttan inmiş yerine 5. Mehmet geçmişti. Bu tarihten itibaren Osmanlı’yı İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetmeye başlamıştı. Burası köy yeri. Haberleşme yok. Hiçbir şey duymuyorlar, öğrenemiyorlar. Memlekette ne oluyor, ne bitiyor bilmiyorlardı. Bazen askerden birileri döner, bazen uzak şehirlere birileri ticaret yapmak ve mal getirmek için gider, ancak onlardan öğreniyorlardı memleket haberlerini.
1908–1909 yılları Ahmet’in Taşeli’nin uçsuz bucaksız dağlarında gezip dolaştığı, çayırlarında güreş tuttuğu, bileğinin bükülemediği, bir ceylan gibi sıçrayıp koştuğu, av yaptığı gençliğinin baharı, başında kavak yellerinin estiği, sevdaya tutulduğu yıllardı.
Ahmet’in anası gibi; çobanlık yapıp keçileri güderdi Gülizar Kız. Sevdalanmıştı Ahmet Gülizar Kız’a. Çocukluğundan beri tanırdı Gülizar Kız’ı. İlk gönül düşürmesi köyde yapılacak bir düğünden önce, gençlerin dibek başında keşkeklik buğday ve darı dövdüğü günde başlamıştı.Sıra ile köyün gençleri dibekte keşkeklik buğdayı, darıyı(14) işin ehli bayanların gözetiminde, önce ıslatıp sonra dolduruyorlardı dibeğe. Kepertmek(15) için solkularla dövüyorlardı dibekteki buğdayı ya da darıyı.
Keşkek düğünlerin başyemeğidir Taşeli’de. Keşkek iki türlü olur. Yahnili ve yoğurtlu. Keşkek için darı ve mısır önce bir kapta ıslatılır. Taş dibeklerde solkularla dövülür. Sonra güneşli bir yere somatlar üzerine serilerek kurutulur. Dibeklerde kepertilmiş ve ayrılmış olan kabuklar rüzgârda yellenerek ayrılır. Keşkeklik malzeme pişirilmeden önce akşamdan suya ıslatılır. Islatılan su sabah süzülerek darı ya da buğday kazanlara yerleştirilir. Bol bol su konularak pişirilir. Pişen ve koyulaşıp kıvama gelen lapalara, üzerine yoğurt koyup kekik ve nane serpilerek servis yapılır. Ya da kemikli kızartılmış et, soğan nohut ve kırmızıbiber karışımı ile sulu et sosu lapanın üzerine konularak yenilir. Yapılan bu çalışma, düğünün başyemeği olacak keşkeğin darısını veya buğdayını dövmek, kabuğunu ayırıp kepertmek içindi.
Ahmet cami önündeki taş dibekte keşkeklik buğday döven gençleri görmüş, oraya varmıştı.
—Kolay gelsin. Hayırlı olsun.
—Sağol Ahmet. Haydi bakalım, sen yeni geldin. Al solkunun birini de dibeğin başına geç, sabahtan beri solku vuranların biraz kolu yeğnilsin.
—Ben şu anda solku vurmam.
—Niye?
—Niye olacak, başladıkları dibeği bir çıkarsınlar. Sıra bana öyle gelsin. Hem benim karşımda solku vuracak olan, dibekteki buğday kepermeden ben yoruldum diye, işi yarım bırakmamalı. Böyle karşımda solku vuracak birisi varsa, çıksın ortaya.
—Ben varım, dedi bir kız. Bu Gülizar’dan başkası değildi.
Ahmet dönüp sesin geldiği yöne baktı. Aman Allah’ım o ne güzellikti? “Ne güzel yaratmış, seni yaratan.” diye içinden geçirdi. Bugüne kadar neden fark etmemişti Gülizar’ı. Oysa ta çocukluktan beri tanırdı, görürdü Gülizar’ı.Uzun saçlıydı, saçları belik belik örülmüş, fes altına taktığı oyalı alınlığın altından ta beline kadar inmişti Gülizar’ın saçları.
Biraz duraklayıvermişti bu meydan okuma karşısında Ahmet. Gülizar’ın gözlerinin ta içine baktı. Gülizar’ın gözlerine bakışıyla birlikte sanki bütün dünya güzelliklerini görüvermişti. Yüreğine bir od(22) düşmüştü. Hançer vurmuşçasına bir sızı hissetti yüreğinin derinliklerinde. Neden sonra kendisini toparladı.
—Solkuyu vurduğumuzda birazdan görürüz bakalım, dedi.
Yeni buğday dibeğe yerleştirildiğinde Ahmet ile Gülizar dibek başında ellerinde solkular yerlerini almışlardı. Solkular ritimliymiş gibi dibeğin içindeki buğdaya iniyor, kalkıyor, biri indiriyor, bir diğeri kaldırıyordu. Ne sıra bozuluyor, ne de bir karışıklık yaşanıyordu. Öyle bir vuruştu ki bu, dibekten bir buğday tanesi bile dışarı sıçratılmıyordu.
Dibeğe konacak buğdayı ayarlayıp yerleştiren kadın:
—Biraz hızlıca vurun, buğday biraz kepersin bakalım.
Bu uyarı üzerine “Hııh. Hıhh.” diyerek bir Gülizar bir Ahmet dibeğe solkuları indirmeye başladılar.
Biraz sonra Gülizar solkuyu kaldırdığında Ahmet’in yüzüne baktı. O anda onun da kendisine baktığını görünce heyecanlandı biraz.
Elindeki solkuyu daha Ahmet’in dibeğe indirdiği solkuyu kaldırmasına fırsat vermeden “kütt” diye diğer solkunun başına indiriverdi. Ahmet’in eline koz geçmişti.
—Ben dememiş miydim? Kimse benimle solku vuramaz diye.
Gülizar Kız buna biraz bozulmuş biraz kızarmış, biraz da belli etmemek için solkuyu yavaşça dibeğin dibine koyuvermişti. Ahmet’in gönlüne düşen od onu günden güne ateş gibi yakmaya başlamıştı. Gülizar Kız’ı görmek, onunla konuşmak için tenhe(23) bir yer gözlüyordu. Bir akşamüstü uzun takiplerden ve peşinde dolanmalardan sonra Gülizar’ı tenhede yakalamıştı.
—Gülizar, o gün solkuyu neden vurduğunu biliyorum. Az kalsın tepeme indireceğedin gız.
—Neye vurmuşum?
—Bana baktın.
—Suç mu işlemişim?
—Yoo! Ama ben sana neye bakmışsam, herhal sen de onun için baktın.
Gülizar Kız’ın al al olan yanakları biraz daha kızardı, bunaldı, koşarcasına oradan uzaklaştı. İkisi de bu olaydan sonra birbirlerini görmek istiyorlardı. Böylece günler günleri kovalarken Ahmet de Gülizar’ı kovalamaya başladı. Dağlarda, tenhelerde buluşup, görüşüp, konuşur oldular. Aşkları gün geçtikçe bir tutkuya dönüşmeye başlamıştı. Çocukluğundan beri Karacoğlan’ın şiirlerini hem büyüklerinden duymuş, hem de birkaç tanesini ezberlemişti. Karacoğlan ne güzel ifade ediyordu aşkını. Karacaoğlan’ın şiirlerinde teselli buluyordu.
Bilenlere okutuyor, bildiklerini kendi kendine mırıldanıyordu.Bir sabah su almak için gittiği kuyu başında karşılaştıklarında Gülizar’a:
—Bak sana şimdi bir Karacaoğlan şiiri okuyacağım, bunu can kulağı ile dinle.
—Oku bakalım neymiş bir duyalım.
Ahmet okumaya başladı:
“Sabahleyin uğradım ben bir güzele
Görse de görmezden gelir yar beni
Düştüm ateşine yandım tutuştum
Karakaşlım ne hâldayım gör beni.
Oturmuş sevdiğim zülfünü tarar
Gönül Mecnun olmuş Leylâ’yı arar
Korkarım sevdiğim bir kötü sarar
İşitirsem helâk eder âr beni.
Ala gözlüm senin neslini bilmem
Öyle her kötüye meylimi vermem
Merd oğlu merdim ben sözümden dönmem
Çıktı sözüm yolunda bil yâr beni.
Karac’oğlan(Ahmet) der ulular ulusu
Başına vurunmuş çelenk eğrisi
Sana derim nazlım sözün doğrusu
Essah sözüm al koynuna sar beni.”
—Şimdi ne demek istiyon?
—Ne demek olacak Gülizar’ım? Aynı yastığa baş koymak, çoluk çocuğa karışmak, eşin yoldaşın olmak, seninle evlenmek istiyorum.
Gözleri güldü Gülizar’ın. Demek Ahmet’in sevdası geçici bir heves değildi. Seviyordu kendisini. Sevindi Gülizar sevildiğine. Sabahlar olmuyordu. Güneşin çıkışını sabırsızlıkla bekliyordu Ahmet. Gülizar da öyle. Yatamaz olmuşlardı gasavetten, gamdan, kederden. Mutlu günlerin gelmesini, düğünün kurulmasını bekliyorlardı hep. Mutlu günlerin düşü ile uykusuz geçiyordu günleri, geceleri âşıkların. Yıl 1911 olmuştu. Ahmet on dokuz yaşındaydı. Yakışıklı, karayağız, tuttuğunu koparan, sevdasına erişilmez, başı dik bir delikanlı olmuştu. Delikanlılık çağı ile birlikte askere gitme çağı da gelip çatmıştı. Bu, aşklarının önündeki büyük bir engel gibi duruyordu.
Gülizar’la konuşup bir karar vermeleri lazımdı. Askere gitmeden söz kesilsin, Gülizar’la aralarında bir bağ olsun istiyordu. Gülizar düğürcü(27) göndermesini ve kendisini istetmesini söylemişti. Düğürcü gönderip istetti Gülizar’ı. Vermişti ailesi. Zaten Gülizar’ın anasının da haberi vardı Ahmet’le Gülizar’ın konuştuklarından. Aile arasında söz kesildi. Mutlu günler devam ederken askerlik vakti gelip çatmıştı. Askere uğurlanmıştı Ahmet. Vatan borcuydu bu ödenecek. Yapılacaktı bu görev mutlaka. 1911 yılı sonlarıydı bu gidiş.
Sevdiğini köyde bırakıp asker ocağına varmıştı Ahmet. Asker ocağı.. Bu ocak peygamber ocağı diye anılırdı. Anası öyle öğretmişti Ahmet’e. Vatan borcu, namus borcu demekti. Namus borcu da her şeyin üstünde idi.
İnsan bir şeyi sevebilirdi: Namusu. Vatan da sevilen, sevdalanılan kızda namustu Yörüklerin kültüründe. Takvimler 1912’yi gösteriyordu. Balkanlar kan ağlıyordu.
Bugünlerde Ahmet, acemi birliğinde eğitimini tamamlamış ve vatan borcunu ödemekteydi. Çalışkanlığı, dürüstlüğü, cesareti ve attığını vurması ile başındaki komutanlarının hemen dikkatini çekmiş, önce onbaşı sonra da çavuş olmuştu. Artık o Ahmet Çavuş’ tu.
Balkan cephesine Osmanlı asker gönderiyordu. Balkan cephesinde dört kolda çarpışma vardı. Ahmet’in de içinde bulunduğu askeri birlik Balkan cephesine gönderilmişti. Dört ayrı devlete karşı savaşılıyordu. Osmanlı’nın askeri gücü ihtişamlı dönemlerindeki gibi değildi. Askeri komutanlar arasında da birtakım anlaşmazlıklar vardı.
Askerlerin savaştığı cepheler arasında da bir koordine ve bağlantı kurulamıyordu. Üstelik savaşan askerin ihtiyaçları da karşılanamıyordu.
Zor şartlar altında dört cephede birden savaşan Osmanlı askeri başarısız olmakta idi. Savaş.. Bütün kanlı yüzü ile devam ediyordu. Vatan borcu diyen Mehmetçikler direniyor, ancak cephelerden yenilgi haberleri peş peşe geliyordu. Ahmet’in birliği Karadağ cephesinde çarpışıyordu. Düşman ateşi altındaydılar saatlerdir. Düşman topçusu bulundukları mevziî durmadan top ateşine tutuyor, mevziden çıkıp ateş dahi edemiyorlardı. Zaten düşman topçusu atış menzilinin dışından bombalıyordu. Her taraftan dumanlar yük-seliyor, top sesleri birbirini izliyor, barikatlara(28) düşen top mermisi ile insanlar etrafa saçılıyor, cansız bedenler yerlere düşüyordu.
Ateş edemiyorlar, sadece siperde kendilerini koru maya çalışıyorlardı. Şarapnel parçaları kulaklarının dibinden vızıltılar çıkararak geçiyordu.
Bu sefer çok yakına düşmüştü düşman topçusunun güllesi. Yaralanmıştı Ahmet Çavuş. Dizinin alt tarafına saplanmış yarısını koparıvermişti şarapnel parçası. Kemik kırılmış, bir tutam et tutuyordu dizden aşağısını. Cephelerden gelen bozgun haberleri Ahmet’in köyüne kadar ulaşmıştı. Karadağ cephesinde çarpışan askerlerin tümünün şehit olduğunu öğrenmişlerdi. Ahmet Çavuş’un da bu şehitler arasında olduğu bildirilmişti köye.
Gülizar acı haberi almış, Ahmet. Namus uğruna, vatan uğruna, şühedâ uğruna şehit düşmüştü. Günlerce ağladı, ah etti inledi.
Ne acı bir kaderdi bu. Oysa ne hayâller kurmuştu. Ahmet’in yolunu gözlüyordu. Ahmet değil, acı haberi gelmişti. Gitti giderdi Ahmet. İçi yanıyordu, çaresiz. Bir ilaç, bir çare yok muydu bu derde? Yoktu, çaresizdi ölüm. Teselli etmeye çalışmışlardı; ama ne gam! Bu teselli etmekle düzelecek bir durum değildi. Günler sonra... Edirne’nin gerilerinde kurulmuş bir sahra hastanesi. Gözlerini açmıştı Ahmet Çavuş, kendine gelmişti. Ne oldu ne bitti? Hiç bilmiyordu. Gözünün önünde bir ışık demeti, kulakları sağır eden bir patlama ve vızıltılar çıkarak giden şarapnel parçalarının ayağına çarpışı. Yattığı yerden birden doğruldu. Ayağına doğru uzandı.. Yoktu. Yoktu işte. Sağ ayağı diz altından kesilmişti. Şarapnelin açtığı yara o kadar büyüktü ki sahra hastanesindeki doktorlar, ayağı kesmekten başka çare bulamamışlardı.
Biraz daha beklense kangrenden bütün bacak gidecekti. Kangreni önlemek için ayağı diz altından kesmişlerdi. Köyünü düşündü Ahmet Çavuş. Ne haber gönderebilir, ne de köye gidebilirdi. Bu tek ayak artık iş görmezdi. Hastanede uzun süre kalması gerekiyordu. Doktorlar öyle demişlerdi. Üzülüyor, düşünüyor, durumuna bir yandan da isyan ediyordu. Keşke şarapnel göğsüne gelse idi de oracıkta can veriverseydi. Bir od düştü yüreğine Gülizar’ın, ölüm haberi yüreğini ateş gibi yakmıştı. Yakıyor da yakıyordu. Yüreği kara bir yumak gibi toparlanmıştı. O güzel yüzündeki gülücüklerin yerini gözyaşları almıştı. Güzel kızdı Gülizar. Çok beğeneni, çok peşinden koşanı olmuştu. O Ahmet’i sevmiş, ona gönlünü açmıştı.Köydeki delikanlılar ölüm haberinin üzerinden bir hayli zaman geçtiğinde rahat bırakmamışlardı Gülizar’ı.
Bazı köy kadınları da:
—Ölenle ölünmez, hem evde mi kalacaksın? Ölüm hepimizin başında. Böyle yapma! diyorlardı. Anne ve babası da aynı tür sözler söylemişlerdi:
—Gel gelin ol, yuvanı kur. diye dil döküyorlardı. Gülizar söylenen sözlere hiç aldırış etmemiş, en ufak bir meyil de göstermemişti kimseye.Babası Gülizar’ın bu tutumuna günden güne sinirleniyor, ara sıra da annesi aracılığı ile haber gönderiyordu.
—Söyle kıza, bak isteyenlerden birine veririm. Kendi gönlü ile birini kabul etsin, diye. Gülizar hiç oralı olmuyor, gönlündeki ateş ile kenarda kıyıda, dertlenip, ağlıyor, sıkıntısını, derdini ta yüreğinin derinliklerine gömüyordu.
Yürek yarasının acısına bir de ana babasının üstüne üstüne gelmesi, iyice perişan etmişti. Bir gün akşam yine isteyiciler gelmişti Gülizar Kız için. Artık yeter deyip babası kararını vermiş, son taliple söz kesilmesini kararlaştırmıştı. Birkaç gün sonra aile arasında yüzük takılarak söz kesilmiş, düğün günü üzerinde anlaşılmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu Gülizar. Kaderin cilvesi onun sevdiğine kavuşmasını önlemiş, başka birine yâr ediyordu. Hatırladı Ahmet’in kendine okuduğu Karacaoğlan şiirini:
“Korkarım sevdiğim bir kötü sarar,İşitirsem helâk eder âr beni “ demişti. Dertlendi, ama çaresizdi. “Zamanı uzatmayalım.” denilerek takılmıştı nişan. Sonra da düğün günü gelip çatmıştı. Düğün yapıldı. Gülizar gelin olmuyordu sanki ölüme gidiyordu.
Yüzüne örtülen telli duvağının altında gözlerinin pınarları kuruyuncaya kadar gözyaşı akıtıyor; ama kimseler onu görmüyordu. Düğünden sonra köyde kalmadı Gülizar. Evlendiği gençle birlikte Anamur’a göçtü. Anamur’da yaşamaya devam ediyordu. Tabiî buna yaşamak denirse...
Ahmet Çavuş, Sahra hastanesinde ilk yattığı günden beri kendisiyle yakından ilgilenen bir yüzbaşı ile tanışmıştı. Kenan’dı bu yüzbaşının ismi. O yüzbaşının da Balkan Savaşı’nda ayağı kopmuştu. Gelirdi Ahmet Çavuş’la konuşur, onu teselli ederdi, kendisinin teselliye ihtiyacı olduğu halde. Ahmet Çavuş onun sayesinde hayata tutunmuş, yaşama ümidini yeniden kuvvetlendirmişti.
Kenan Avrupa görmüş, mektepte okumuş, mürekkep yalamış ve aynı zamanda çok iyi kanun çalan bir insandı.
Hastanede kanun çalar, hastalar onu dinlerler, bu yaralı perişan hallerine onun çalıp söylediği şarkılar ile bir teselli ararlardı. Kimisi de bu şarkılar ile dertlenir, derin düşüncelere dalardı. Ahmet Çavuş onun kanun çalışını hayranlıkla izler, can kulağı ile şarkılarını dinlerdi. Ahmet Çavuş’un kanun çalışını dikkatle izlemesi, el hareketlerini takip etmesi Kenan Yüzbaşı’nın da dikkatinden kaçmamıştı. Bir gün ona:
—Gel sana öğretiyim, şu kanunu, dedi.
—Bilmem ki yüzbaşım. Öğrenebilir miyim?
—Öğrenirsin, öğrenirsin. Senin bu kanuna müthiş bir ilgin var, bakışlarından bu anlaşılıyor Ahmet Çavuş.
Yüzbaşı Kenan verdiği dersler neticesinde birkaç parçayı öğretmişti Ahmet Çavuş’a.
Bir gün doktorlar ayağının ölçülerini aldılar Ahmet Çavuş’un. Ölçtüler, biçtiler, bir şeyler planlıyorlardı; ama Ahmet Çavuş anlayamamıştı. Birkaç gün sonra bir tahta bacak getirmişlerdi Birtakım bağlarla omzuna, ayağına bağladılar bu tahta ayağı.
—Buna alış Ahmet Çavuş, bu ayakla yürümeyi öğreneceksin.
Ahmet Çavuş bir yandan bu bacağına takılan ayakla, koltuk değnekleri ile yürümeyi, bir yandan da Kenan Yüzbaşı’nın verdiği kanun derslerini öğreniyordu artık.Zamanını kanun dersleri ve yürüme çalışmaları ile geçiriyordu. Aynı uygulamayı doktorlar Yüzbaşı için de gerçekleştirmişler o da Ahmet Çavuş’la birlikte yürüyordu.
Kanun çalmayı öyle bir ilerletmişti ki Ahmet Çavuş’un adı hastanedeki yaralılar ve hastalar arasında Kanunî Ahmet Çavuş’a çıkmıştı.
Ahmet, nihayet yüreği kıpır kıpır köyüne dönüyordu. 1914 yılı geldiğinde köyüne dönebilmişti. 1911 yılında çıktığı askerlik yolculuğundan 1914’te dönebilmişti. Memleketten ne haber ne bir söz duymuş, kendisi de ne bir haber gönderebilmişti. Köye dönmüştü dönmesine ya.. Yüreğini de bir şarapnel parçası kopardı, götürdü sanki. Sevdiği kız bir başkası ile evlenmiş Anamur’a göçmüştü. Gülizar evlenmişti. Ömür boyu kendisini mi bekleyecekti? Evlenirdi tabii.Ana, baba, kardeş hiç gözüne görünmemişti. Askerde birikmiş hasretiyle, sevdası ile son bir defa daha görmek istiyordu Gülizar’ı. Gözünün önünde canlanırdı Gülizar. Geçtiği sokaklarda, oturduğu kıyıda, köşelerde...
Yerinde duramaz. İçindeki hasret, sevdiğini son bir kez olsun dünya gözüyle görme duygusu içini kemirir, karar verir. Anamur’a gidecektir. Köyden ayrılır.
Anamur ile Kızılca arasındaki altmış kilometrelik gayrak, çakıllı, patika yollardan kâh düşerek, kâh kalkarak, kâh topal bacağı ile zıplayarak Anamur’a doğru yol alır.
Gözlerinde hüzün, kalbinde yara, sevdiğinin acısı bir mıh gibi oturmuş yüreğine. Gönlünden geldiği gibi dökülüverir türkü dudaklarından:
“Anamur yolları yâr yâr aman
Gayrak da çakıllı a canım sürmelim aman
Ben de bir yâr sevdim yâr yâr aman
Uyar da akıllı a canım sürmelim aman.
Anamur üstünü yâr yâr aman
Duman da bürümüş a canım sürmelim aman
Benim sevdiceğim yâr yâr yâr aman
Bu diyarda bir imiş sürmelim aman.”
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Alo'nun Türküsü (Göksun)
Göksun'un Keklikoluk köyünden olan Alo, bu köyün ağası Demiroğlu Mulla Hüseyin'in işlerinde çalışan yoksul bir köylü gençtir.Mulla Hüseyin'in davarını yaymakta ve ev işlerine bakmaktadır. Mulla Hüseyin koruyup kollayacağı vaadleriyle Alo'yu her işe koşmaktadır. Ağa kapısındaki bu kullanılma, askere göndermeme konusunda sözlerin suya düşmesiyle sona erer. Alo, o güne kadar karın tokluğuna kendisini çalıştırıp, sözünü yerine getirmeyen Demiroğlu'na karşı kinlenmiş, hınçlanmıştır.O güne kadar köyün mutlak hakimi olan Demiroğlu, bu gergin ortam içinde, bir koçunun kaybolmasını bahane ederek, Alo'nun anasını acımasızca cezalandırır, sonra da döve döve öldürürler
Demiroğlu, bu cezalandırmayla halka bir ibret dersi vermek isterken, halkın nefretini de iyice artırır.İşte bu acılı olay Alo'da sonsuz nefret duyguları yaratır ve onu dağa çıkartır. Alo, genç yaşta dağlardadır. Eşkıya gruplarına katılmış ve onlardan ders almaktadır. Aradan zaman geçtikçe, Alo'nun Kara Paşo gibi namlı eşkıyalardan ders alarak zorlu bir eşkıya olduğu dilden dile, kulaktan kulağa yayılır. Alo'nun tek amacı vardır: Köye kan ağlatan ve anasını acımasızca öldüren Demiroğlu'na gerekli dersi vermek... Onun yönetimle ya da kolluk kuvveti jandarmayla bir işi yoktur. Bu yüzden elinden geldiğince jandarmayla karşı karşıya gelmek istemez. Türküde geçen "Hükümetle yoktur işim,Ben hasmımı bilirim diyor" sözleri de bu tutumunu gösterir.
Onun eşkıyalık ustası Kara Paşo'da bu düşüncededir. Çepel Dünya'da Alo'nun ve ustası Paşo'nun bu eğilimi şöyle yansıtılır. "... Demircioğlu'nun jandarma getirip peşlerine takacağını, bir müddet için buralardan uzaklaşmalarının iyi olacağını söyledi. Jandarma ile karşılaşıp işi alevlendirmek istemiyorlardı. Hele Paşo, hiç istemiyor jandarmayla karşılaşmayı. On iki yıllık eşkıyalığında jandarmaya tek kurşun atmamıştı. (Candarma emir kuludur. Ona verilen emri, o yerine getirmeye mecburdur. Candarmayı bekleyen anası, babası, avradı çoluğu-çocuğu var sılada. Candarmaya kurşun atmak namertliktir) diyordu".
Alo, kendisiyle hesaplaşacağını açıktan Demiroğlu'na da bildirmiştir. "Hükümetle işi olmadığını da". Demiroğlu, başlangıçta önemsemez bu haberleri ve Alo'yu.
En azından öyle görünür ve suçunu bildiği için sorunu sessizlikle çözümlemeye çalışır. Amacı sorunu büyütmeden, Alo'nun işini bitirmektir. İşin kolayı varken, başına yeni dertler açmaya gerek yoktur. Fakat zaman geçtikçe Alo'nun hiç de kolay kolay yutulmayacağını anlar. Çünkü Alo'yu yoketme konusundaki bütün planları boşa çıkar. Üstelik her defasında Alo'nun üstüne gönderdiği adamlarını kaybeder. Türküde geçen öldürme olayları, bu toplu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasını gösteriyor. Demiroğlu adamları aracılığıyla sorunu çözümlemeyince jandarmaya başvurur ve gücünü kullanarak Alo'nun akrabaları ve köydeki yandaşları üzerinde terör estirir. Köylüler karakollara taşınırlar aralıksız. Yakın akrabaları işkencelerden geçirilirler. Fakat birşey edilemez.
Çünkü Alo arkadaşlarıyla Toroslar'a geçmiş, oradan da Çukurova topraklarına inmiştir. "Uçsuz bucaksız bir memleket Çukurova. Açlar orada, toklar orada eşkıyalar kışın orada hırsızlar puştlar hepsi orada. Hem iyi hem de kötü insan ambarı Çukurova." Sonra Toros insanı eşkıyalarla içiçe yaşar. Eşkıyaların doğal barınağı gibidir Toroslar'daki oymaklar. Çünkü buralardaki toplulukların yaşama yerleridir dağlar. Alo, ele geçmedikçe Demiroğlu'nun öfkesi, dolayısıyla köylüler üzerindeki baskısı da büyür. Jandarma baskısıyla yetinmez. Alo'ya yardımı olduklarından kuşkulandığı evlere baskınlar düzenletir adamlarına. "Elif'i bir gece, herkesin uyuduğu bir sırada evini bastırıp, adamlarına dövdürttü. Süleyman Çavuşu da dövdürttü, bayılıncaya kadar. Elif yataklarda yattığı müddetçe köylülerin gözünde büyüdü, kahramanlaştı.
İlahlaştı adeta. Maniler söylendi Elif üstüne, türküler uyduruldu, Olaylar her geçen gün Alo'nun lehine gelişiyordu. Alo, köylülerde bir "umut" haline gelmişti. Günün birinde mutlaka gelip, Demiroğlu'na layık olduğu dersi vereceğine inanıyorlardı. Derken beklenen gün gelip çatmıştı. Köyde kalmayı uygun bulmayan Demiroğlu Göksün'a yerleşmişti. Göksün'deki konağında adamlarını çevresine toplamış, keyif yapıyordu. Bunu haber alan Alo, kılık değiştirerek konağa yönelir. Bir gölge, bir sır olmuştu Alo. Demiroğlu'nun adamları farkına varmamışlardı birinin kapıya dayandığının... Alo, Demiroğlu'nun odanın kapsına dayanmıştır bile... Silahının namlusuyla açar kapıyı. "Hazır ol Demiroğlu, ben geldim der!" Demiroğlu'nun korktuğu başına gelmiş, Alo yakalamıştır onu. Ve uzun ve acılı bir öykü burada noktalanır
Alo olmuş İsmet Paşa, Hükmediyor dağa taşa
Yedisini birden vurdu, Kuzgun döner kanlı leşe
Molla Hüseyin vuruldu .Düşmanın beli kırıldı
Alo eşkiya olalı.Bulanık sular duruldu
Alo gezer ünüyünen.Dere dolmuş kanıylan
Şimdi Ankara'ya vardı.Uğraşıyor Vali'yinen
Ünlü Ali Efendim ünlü.Tüfengin ucu kanlı
Yirmiiki kelle kesmiş.Düşmanına deve kinli (daha kinli)
Binboğa'ya mevzi kazmış.Ben hayfımı al'lım (alırım) diyor
Hükümetle yoktur işim.Ben hasmımı bil'lim (bilirim) diyor
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
ORMANCI
Muğla Yatağan’da Mustafa Şahbudak ağanın oğludur... Ve can ciğer arkadaşı köy muhtarı olan Tevfik Cezayirli’dir. İkili her akşam köy kahvesinde dama oynar. İzleyenleri de çok olur. 1946 yılı, Temmuz ayının sıcak bir gününde Mustafa Şahbudak, her zamanki gibi yine köy kahvesine gider. O sırada kahveye Muhtar Tevfik Cezayirli'yi görmek için Yatağan İlçe Milli Egitim Müfettişi ile tahsildar gelir.
O sırada muhtar yoktur ve misafirleri Mustafa Şahbudak ağırlar. Yemeğe götürür. Döndüklerinde muhtar kahvededir. Mustafa ve muhtar misafirlerden izin ister ve dama tahtasının başına oturur. Oyunun ortasında orman memuru olan Mehmet gelir. Biraz da sarhoştur.
Bir gün önceki yangın evrakının Yatağan’a götürmesi için muhtardan bekçiyi ister. Ancak muhtar 1946 seçim evraklarının daha önemli olduğunu belirtir ve bekçiyi vermez. Ormancı Mehmet ile Muhtar arasında tartışma çıkar. Ormancı sinirle kahveden çıkar sonra geri gelir ve dama masasını yumrukla dağıtır.
Mustafa Şahbudak, masayı dağıtan Ormancı Mehmet’e tokat atar.
Kahvenin arka tarafına götürülen Ormancı oradan küfürler savurur. Küfürler üzerine Mustafa Şahbudak dayanamaz ve Ormancı'nın üzerine yürür.
Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak'ı sol kolundan yaralar. Mustafa Şahbudak, Ormancı’yı korkutmak için belinden tabancasını çıkarır ve yere doğru ateş eder.Muhtar Ormancı’nın ikinci bir kama vurmaması için elini tutar. İşte o sırada Mustafa Şahbudak, tetiği çeker. Muhtar Tevfik kaza kurşunuyla yaralanır.
Ormancı kaçarken Mustafa Şahbudak kaçmasın diye yine ateş eder ve Ormancı yere düşer. Cebinde tabaka olduğu için bir şey olmaz. Yaralanan Muhtar Tevfik, tahta bir sal üzerinde Muğla Devlet Hastanesi’ne götürülür. Muhtar Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey'e:
“Babamın selamı var, bu adamı iyileştir” der.
Doktor Veli Bey:
- O ölecek, önce senin kolunu saralım der.
O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa'yı yanına çağırır:
- Ben ölüyorum hakkını helal et.
Mustafa:
- Hayır, sen ölmeyeceksin! der ve ağlamaya başlar. Efeler ağlamaz ama Mustafa kendini tutamaz.
Çok geçmeden Tevfik, hayata gözlerini kapar. Mustafa, en yakın arkadaşının ölümü üzerine polise teslim olur. Dört yıl ceza yer. Ormancı olaylar sonrası köyde kalamayacağını anlar tayin ister. Aslen Marmarisli olan Ormancı Kavaklıdere Orman Müdürlüğü'ne atanır. Emekliliği sonrası da Marmaris’e yerleşir ve 90’lı yıllarda orada ölür. Mustafa Şahbudak cezaevinden çıktıktan sonra kötü anısı nedeniyle köye gitmez Muğla merkeze yerleşir. Muhtarın üç çocuğu vardır. Karısı Pembe de 25 yaşındadır. Eşinin acısına dayanamayan Pembe, olaydan birkaç yıl sonra akli dengesini yitirir. Bu arada bölgede Tahir Usta adında bir değirmenci vardır. Mustafa’nın da anne tarafından akrabasıdır. Değirmenci Tahir Usta türkü de besteler... Ormancı, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik arasındaki olayı besteler. Adı da Ormancı’dır. Düğünlerde söylenir hale gelir. Mustafa Şahbudak bir gün türküyü radyoda duyar ve çok hüzünlenir kapatır.
Çıktım Belen kahvesine baktım ovaya
Bay Mustafa çağırdı da dam oynamaya.
Ormancı da gelir gelmez yıkar masaya,
Söz anlamaz Ormancı çekmiş kafaya.
Aman Ormancı yaktın Ormancı, Köyümüze getirdin yoktan bir acı.
Gireniz'in ortasında değirmen döner, Değirmenin suları dağından iner.
Ormancı’ya atılan kurşun Tevfik'e değer, Tevfik'imin acıları yürekler deler
Aman Ormancı yaktın Ormancı, Köyümüze getirdin yoktan bir acı.
Köyümüzün suları hoştur içmeye, Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye.
Ormancı da beni vurdu hiç mi hiçine, Yazık ettin Ormancı köyün iki gencine,
Aman Ormancı yaktın Ormancı, Köyümüze getirdin yoktan bir acı.
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Minarenin Alemi (Afyonkarahisar)
Öykü, İhsaniye ilçesine bağlı Karacaahmet kasabasında, uzun yıllar önce bir düğünde geçmektedir. Yaz günü olduğu için kız evinde kına gecesi dambaşında (toprak damlı yapı) yapılmaktadır. Davetlilerden olan iki elti de düğüne katılıyorlar. Geleneklere göre iki eltinin düğünde oynamaları istenir. Halkımız arasında çok kullanılan bir söz vardır. "Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar" deyimiyle iki elti orada bulunanların ısrarlarıyla oyuna kalkarlar. Defçinin ritmine ayak uydurup kendilerini oyuna kaptıran eltileri herkes coşkuyla izlemektedir.Her yerde olur ya, çoğu kez iki elti birbiriyle pek iyi geçinemez.
İki eltinin de , birbirine karşı "ben daha iyi oynarım" düşüncesiyle, oyun artık son haddini bulmuştur. Oyun devam ederken, damda bulunan halkın fazla hareketleri nedeniyle, üzerinde oynanılan toprak dam çöküverir ve iki elti kendilerini aşağıda bulur. Kına gecesinin yapıldığı damın altı ahırlıktır. Burda inekler bağlı olduğu için, eltiler ineklerin arasına düşünce hayvanlar haliyle ürkerler. Büyük elti, çığırılan türkünün ve oynadıkları oyunun etkisinde kalmış olacak ki, türkünün nağmelerine uyarak "höst de, höst de" diyerek inekleri sakinleştirmeye çalışıyor. Küçük elti de eltisinin nağmelerine katılmasın mı. İki elti "höst de, höst de" deyip birbirlerinin omuzlarına vurarak oyunlarına devam ediyorlar. Türkünün bağlantı kısmında geçen "sallan da sallanalım, höst de de oynayalım" sözleri, birbirine uyan iki eltinin bu halini anlatır.
Minarenin alemi.Al eline kalemi
Ben okuyam sen dinle. Başımıza geleni
Sallan da sallanalım.Höst de de oynayalım
Evlerinin önünde.Mangal kömürü müsün
Elinde dolma kalem. Banga müdürü müsün
Sallan da sallanalım. Höst de de oynayalım
Evlerinin önünde. Fişne yetişir fişne
Bizim köye yakışır. Gıravatlı enişte
Sallan da sallanalım. Höst de de oynayalım
Masa üstünde roman. Okurum zaman zaman
Oğlan sana varacam. Subay olduğun zaman
Sallan da sallanalım. Höst de de oynayalım
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Süleyman'ın Davarı Tuza Akışır(Niğde)
Ortaköy'ün kuzeyindeki köylerin birinde Süleyman isminde bir genç çobanlık yapmaktadır. Köyün güzel kızlarından Sultan ile nişanlıdır.
Köyde düğünler genellikle sonbahar aylarında olmaktadır. Bu süre içerisinde Süleyman güttüğü koyunların sahiplerinden parasını alacak. Ailesi de harmandan, bağdan bahçeden kalkan ürünlerini satıp düğün masraflarını denkleştireceklerdir.Bu arada Sultan'ın üvey annesi Sultan'a devamlı baskı yapmakta onu ağır işlerde çalıştırmaktadır. Ona kötü sözler söylemekte, geçimsizlik yaratmaktadır.
Sultan bu işkenceye dayanamaz. Süleyman'a kendisini kaçırması için yalvarmaktadır. Süleyman bu işe razı olmaz düğün yapmak istemektedir. Sultan sonunda Süleyman'ı yalvarıp yakarıp ikna etmeyi başarır.Bir gece kaçarlar. Ortaköy'ün Göklerköyün'ün üzerindeki Harundağı'na çıkarlar. Süleyman'ın ailesinin bağı - bahçesi de Harundağı'nın altındaki düzlüktedir. İki genç gündüzleri Harundağı'nın eteğindeki bağ - bahçe işleriyle uğraşan ailesinin yanına inerler. Yiyeceklerini içeceklerini alırlar. Gece dağa çıkıp, kumlu bir yerde çalıdan çırpıdan yapılan aleycikte yatarlar. Aradan üç gün geçtikten sonra iki genç akşam üzeri elbiselerini değiştirip yıkanmak için köye dönmeye karar verirler. Elele tutuşup köye doğru koşarak gelirlerken, köylülerden birisi görür.
Hemen Sultan'ın amcasına haber verir. Köyde Gavur Eren diye vicdansız ve zalim bir insan olan Sultan'ın amcası bu olaya içerlenmektedir. Sultanın amcası hemen silahını alır. İki gencin gireceği Süleyman'ın evinin avlusundan içeri girerler. Pusuda bekleyen Sultanın amcası silahını doğrultur ve bağırır...
-Kıpırdamayın sizi yakarım der.
İki gencin yalvarmaları yakarmaları boşunadır. Amca kararlıdır. Sultan:
-Amca ne olur onu vurma beni vur diye ağlar. Amca dinlemez. İki genç kaçmaya başlarlar. Amcası silahını doğrultur. Süleyman'ı vurur.
Genç Süleyman'ın ölümü köyü yasa boğar. Olay üzerine aynı köyden İsmail Yüksel bu türküyü yakar.
Süleyman davarı tuza akışır
Ne giyerse de Sultan'ıma yakışır
Çifte bacısıda yola bakışır
Felek beni güldürmedi n'eyleyim
Yanıldım da çıktım Harundağı'na
Acı kurşun değdi ciğer bağıma
Benden selam söyleyin Ali dayıma
Felek beni güldürmedi n'eyleyim
Beni saklamadı da üç kavuğun taşı
Dostlar yurdum oldu annacın başı
Anadan karaydı da Sultan'ın kaşı
Felek beni güldürmedi n'eyleyim
Annaçtan aldımda yemedim çağla
Gelin Sıltan'ım sen durma ağla
Küçük yaşında karayı bağla
Talih beni güldürmedi n'eyleyim
Bir havasınan da davarı güttüm
Zalım emmine de kötülükmü ettim
Üç günlük gelini kime emanet ettim
Felek beni güldürmedi n'eyleyim
Sultan'a giydirdim boğmalı şalvar. Yürü gidelim Sultan derede el var
Sen ileri var da emmine yalvar. Talih beni güldürmedi n'eyleyim
Talihsiz Sultan'ım bana ağlama ..Ateş atıp da ciğerimi dağlama
Küçük yaşında da karaları bağlama. Felek beni güldürmedi n'eyleyim
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Üğrünü Üğrünü Gelir Dereden(Şarkışla)
Şarkışla'da çiftçilik yapan bir ailenin Bedriye isminde çok güzel kızları vardır. Bedir derler kısaca.Birde Ömer vardır yanlarında çalışan. Ömer güçlü kuvvetli yakışıklı bir delikanlıdır. Ömer'le Bedir aynı yaştadırlar. Ömer küçük yaşta başlamıştır bu ailenin yanında çalışmaya. Çocuklukları beraber geçer. Ömer'le Bedir büyüdükçe o çocuksu sevgileri aşka dönüşür. İçten içe gizli duygularla severler birbirlerini. İkisi de duygularını açığa vurmazlar. Ömer zaman zaman diyecek olur sevgisini. Bedir'in yanına varınca cesareti kırılır. Söyleyemez bir şey yutkunur kalır.
Ömer bir şey dese karşılık verecektir ama, çaresiz oda bir şey söyleyemez. Günler ayları yıllar yılları kovalar. Şarkışla'da hayvanları sürüleri olanlar, her yıl yaz aylarında yaylaya çıkarlar. Sürülerini daha geniş otlaklarda yaylarken,tertemiz havayı teneffüs edip buz gibi suyunu içerek, tabiat'ın bütün güzelliklerinden doya doya faydalanırlar.
Bedir'in ailesi de yaz aylarını Kızanandı denilen yaylada geçirmektedirler. Kızanandı, tertemiz havasıyla buz gibi sularıyla tipik bir Anadolu yaylasıdır. Fazla kalabalık olmadığı içinde,insanlar çok iyi ilişki içerisindedirler. Akşamları bir yerde toplanırlar masal anlatırlar, türkü söylerler, halay çekerler. Yaz mevsiminin nasıl geçtiği anlaşılmaz bu topraklarda. Bir sonraki yaz mevsimi iple çekilir. İşte bu yaylada kaldıkları zamanların birinde! Daha fazla yalnız kalma imkanı bulurlar.
Ve bir gün, Ömer Bedir'e duygularını açar. Ne söyleyeceğini tam anlatamaz ama; Bedir'de heyecandan anlayacak durumda değildir zaten. Sözlerden çok bakışlar konuşur sade. Karşılıklı olarak aşklarını ilan ederler. Sonra, gizli gizli buluşmaya başlarlar. Sözde gizlice buluşurlar ama, gören görür bilen bilir onların aşklarını. Ve kısa zamanda herkes tarafından konuşulur olur Ömer ile Bedir'in aşkları. Ama kimse yadırgamaz bunu. Herkes yakıştırıverir birbirlerine ve evlenmelerini isterler. Ömer Allah'ın emriyle istetecektir Bedir'i. Dünürcüler belirlenir. Bedir ailesinden geleneklere uygun bir şekilde istenir. Kızın ailesinin kararı olumsuzdur. Özellikle Bedir'in annesi Gürcü hatun, Ömer'in fakirliğini bahane ederek bu evliliğe karşı çıkar.
Bir süre sonrada Bedir'i Şevki adında yaşlı ve zengin birine verirler.Düğün günü Ömer'le çok yakın bir arkadaşı yaylaya çıkarlar. Ve gelin alayını çok üzgün bir şekilde orada seyrederler.Ömer çok içlenir ve ağlayarak türkü söylemeye başlar. Bedir'in yaşlı kocası evlendikten bir süre sonra ölür. Ömer henüz evlenmediği için ahali tekrar araya girip,bunları evlendirmek isterler ama, Bedriye Ömer'i çok sevdiğini fakat, evlenirse dedikoduların çıkabileceğini söyleyerek, aşkını kalbine gömer ve teklifi kabul etmez. İki kere kaybettiği aşkı için Ömer'in yaktığı türkü dilden dile söylenir oldu.
Üğrünü üğrünü gelir dereden. Benlerini sayamadım kareden
Sevdiğimi bana yazsa yaradan. Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Şu dereden cıvıl cıvıl kuş gelir. Armağanlar dolu gider boş gelir
Sevda bilmeyene hayal düş gelir .Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Boğazında lira arnında altın. Bedir'i vermiyor şu Gürcü hatın
Param çok değil ki alayım satın. Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Çıkayıdım şu dağların üçünü. Ben ağladım yar yükledi göçünü
Efkarlıydım soramadım suçumu. Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Kaleye çıktım ki teli görünsün. Kara bağrım delik delik delinsin
Kötü Şevki sürüm sürüm sürünsün. Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
Konak Boğazı'nda ardında yettim. Kızyandı’ya kadar beraber gettim
Bedir’i yaylaya emanet ettim. Şen ol yaylam şen ol Bedir geliyor
NECLA AKKOYUNLU AMASYA
ZÜBEYDE HANIM ÜÇLER İLKOKULU
TEK KAPIDAN ÇIKTIM ( AMASYA)
Bir zamanlar Amasya'da Hulusi Mehmed adında çok zengin bir hatibin oğlu Sahaf Gürcü Mehmed Emin Efendi’nin kızına âşık olur. Kız da Hulusi Ahmed'i sevdiği için aralarında bir münasebet olur ve sürekli buluşurlar. Fakat Hulusi Mehmed'in babası evlenmelerine karşı çıkar. Bunun üzerine ikisi de hastalanır ve yataklara düşerler. Önce kız vefat eder ardından da Hulusi Mehmet bu acıya dayanamayarak hayata gözlerini yumar.
Tek Kapıdan Çıktım Yüzüm Peçeli, Ahbaplar Oturmuş İki Geçeli (Vay Vay
Hulisi`m De Alnı Sıra Perçemli. Neyleyim Dünyada Dünya Malini,
Gönül Arzediyor Eski Halini. Dağdan Yuvarlandı Kayalarımız,
Gam İle Yoğruldu Mayalarımız (Vay Vay).
Ne Ola Taş Doğuraydı Analarınız.
Neyleyim Dünyada Dünya Malini,
Gönül Arzediyor Eski Halini.
Mezarımı Helvacıya Essinler,
Al Yeşili Üzerime Örtsünler (Vay Vay).
Gelen Geçen Yazık Olmuş Desinler.
Neyleyim Dünyada Dünya Malini,
Gönül Arzediyor Eski Halini...
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Duran'ın Ağıdı ( Kırşehir )
Genç yaşta şiire başlayan Âşık Duran Şahin, sazıyla Anadolu'nun bir çok vilayetlerini dolaştı. Gönlünü kaptırdığı Elif ve Sultan adlı kadınlar için içli şiirler söyleyen ve bir müddet cezaevinde yatan Âşık Duran, şiirlerini "Hakikat Methiyeleri''ve "Sazımla Başbaşa" adlı kitaplarda toplamıştır.
Köyü Mikâil'e dönüp ziraatle uğraşan Âşık, arazi suyu yüzünden hasımları tarafından Asma-Karadam köyü yakınlarında Kevekli denilen yerde pusuya düşümlerek 1966 yılında öldürülmüştür. Asma köyünden Numan Dündar ve Dağıstan Dündar'dan derlediğimiz Âşık Duran için söylenen ağıdı, Kırıkkaleli sanatçı Ali Rıza Yurtoğlu plağa okumuştur.
Mikail derler de güneye yüzü, Çağlayıp akıyor önünde özü
Kurşunu yiyince tutmamış dizi, Yürü Duran yürü dostun yoğumuş
Kevekli'den çıktım yıldız parladı, Sağımı solumu düşman daladı
Çaldım tabancamı ateş almadı, Yürü Duran yürü dostun yoğumuş
Kevekli derler de derenin içi, Ne idi vurdular Duran'ın suçu
Al kana boyanmış kekili saçı, Yürü Duran yürü dostun yoğumuş
Kevekli'nin önü güneye karşı, Vay ana dedikçe çaldılar taşı
Yok muydu Duran'ın bir tek gardaşı, Yürü Duran yürü dostun yoğumuş
Kevekli'nin üstüne kurulmuş pazar, Kondurmayın sinekler yaralar azar
Duran öldü diye kırat boş gezer, Yürü Duran yürü dostun yoğumuş
Validem de gayrı mektup atmasın
Fatiye'm de el sözüne bakmasın
Evimin üstünde baykuş ötmesin
Virane evimi gören ağlasın
Seneler bitmedi dolmadı ayım
İsmim Emin'dir de Kalaba köyüm
Ruhum teslim ettim ılıdı suyum
Yolumu gözleyen dostlar ağlasın
Gelecek desinler beni sorana
Battı şu ocağım döndü virana
Benden selam olsun Aşık Duran'a
Yazıp destanımı bana ağlasın
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Gizzik Duran Ağıdı ( Adana )
Gizik Duran, bilhassa bugünkü Saimbeyli, Şarköy, Tufanbeyli, Doğanbeyli gibi yerlerin Haçın Ermeni çetelerinden geri alınmasında ve onlara karşı korunmasında kahramanlıklar göstermiştir. 1920 yılı başlarında Kuvây-ı Milliye’ye dahil olan Gizik Duran, silah arkadaşları ile birlikte Osman Tufan Paşa, Doğan Bey, Develi Kaymakamı Âtıf Bey gibi yetkili kimselerden aldığı tâlimatlara uyarak, Zamantı Irmağı boyundaki kasabalar ve köylerde Türk halkının güvenliğini de sağlamaya çalışmıştır.Gizik Duran ve arkadaşları, komutan Doğan Bey’in emrinde öncü kuvvetler olarak, 9-10 Mart 1920 gecesi Doğanbeyli’deki Ermeni çetelerini bozguna uğratıp, Saimbeyli’ye kadar kovalamışlardır.
Saimbeyli kuşatmasında önemli hizmetleri olan Gizik Duran, 3 Temmuz 1920 tarihinde kurtarılan Şarköy savaşlarında yer almıştır. Saimbeyli Ermeni çetelerinden alındıktan sonra Gizik Duran, Pağnık Jandarma Karakol komutanlığı da yapmıştır.
Cumhuriyet Dönemi ile çiftçiliğe başlayan Gizik Duran, bir müddet sonra köylüleri ile anlaşamayıp, çıkan kavgada bir kişiyi öldürmüş ve kaçak duruma düşmüş ve yakalamakla görevli olan Jandarma onbaşı Osman Yazar komutasındaki müfreze tarafından 29 Haziran 1929’da öldürülmüştür. Gizik Duran eşkıyalık yapmış olmasına rağmen, Millî Mücadele’de göstermiş olduğu fedakârlık ve başarılarından dolayı, Adana yöresinde ve Kayseri’nin güney ilçelerindeki halk tarafından çok iyi tanınmaktadır. Ölümü üzerine anası, hanımı ve oğlu tarafından yakılan ağıtlar hala bölge insanları tarafından dilden dile söylenmektedir.
Ördeği koyverdim göle, Tüyünü yoldurdum ele
Gad'Osman Mersin'den gelmiş, Duran seni sora sora
Kekile bakın kekile, Kekil yüzüne döküle
Seni vuran Kel Gad'Osman, Evi başına yıkıla
Arkasını vermiş dağa, Al kanları akmış döşe
Senin öldüğünü duymuş, Ankara'da Kemal Paşa
Feke'nin dağları yüce, Ünü gitmiş uçtan uca
Halep öldüğünü duymuş, Dügün eder gündüz gece
Arkadaşım çok diyordun, Hani ya biri gelmedi
Baş güvencin Yırtlaz idi, Ondan da imdat olmadı
Değirmenin çifte gözü, Şirin aslanımın kızı
Baban ala kanlı yatar, Uyansana körpe kuzu
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Balıkesir Hanları
Mehmet Efe, Poyraz Deresi'nde güzelliğiyle, kahramanlıklarıyla kendisini sevdirmiş, tanıtmış, ünlü bir efedir. Arkadaşı Zeynep Efe de Alaçamların gür ormanları içinde Yunana karşı mücadelededir.
Bazen Yunan müfrezelerini beraber ürküten, beraber yok eden iki efe bir tepeye yaslanarak ulusal türküleriyle, oyunlarıyla oynarlar, eğlenirlerdi. Mehmet Efe'nin köyünde bıraktığı, çok sevdiği Ayşe'si, muhabbet arasında bir güzellik, sevgi mevzuu olduğu zaman, Zeynep Efe de günden güne kalbini yakan ateşin yanıklarıyla Ayşe masalını kısaca kestiriverirdi.
Mehmet Efe, Zeynep'i bir efe yoldaşı olduğu için seviyordu. Zeynep ise bu fırtınalar, boralar, baskınlardan daha heyecanlı bir aşkla, bir sevgiyle Mehmet'e tutulmuştu. Hareketleriyle, sözleriyle bunu hissettirmeye çalışırken gene ani bir baskının heyecanlariyle uğraşıyorlardı. Aynı şeyler epey zaman tekrar etti.
Artık Zeynep Efe her şeyi açıkladı. Mehmet'e, dünyada saadetin, her şeyin beraber yaşadıkları zaman olacağını, Ayşe'sinden kısa bir zamanda ayrılmasını söyledi. Mehmet Efe, -Ben Ayşe'mden ayrılmam; o benim ilk ve son aşkımdır. dediği zaman yalnız bir "Yandım..." sesi yalçın kayalar arasında aksetti. Zeynep'in aşkına kurban giden, Ayşe'sine bağlı Mehmet'in ölümü bütün kalpleri sızlattı, ona çok ağladılar. Onu, hiç unutmamak için bu türküyü yaktılar.
Balıkesir hanları . Şılaşıyor camları
Zeyneb için yaptırılmış. Dursunbey'in damları
Zeynep kızın saçları.Doldurur kucakları
Nasıl da soktun katil Zeynep. O kanlı bıçakları
Koca dere harlıyor. Kamaları parlıyor
Orta boylu katil Zeynep. Karakolda ağlıyor
Arpa buğday demedi. Koyunları meledi
Arap Hasan'la Katil Zeynep. Kim öldürdü Memed'i
Denizlerde kayıklar. Suda oynar balıklar
Orta boylu katil Zeynep. Uykusunda sayıklar
HASAN KIZILKAYA
SINDIRGI GÖLCÜK İLKOKULU
Cevremi Asdım Dut Bazarının ( ISPARTA )
Demirci Mehmet Efe, Kuva-yi Milliye yıllarında Gönen ve İğdecik Köyü'nde Hafız Mehmet'in evinde iki yıla yakın bir süre kalmıştır. "Evlerinin Önü Mersin" türküsünün kaynak kişisi olan Gönenli Kadir Acar da Demirci Mehmet Efe'nin kızanlarındandır.İğdecik Köyü'nü beğenerek karargahını buraya kuran Demirci Mehmet Efe, bir kolu Gönen'e diğer bir kolu da Geresin'e (şimdiki adı Güneykent) uzanan bölgede adamlarıyla birlikte bölgenin kontrolünü elinde bulundurur. İğdecik'teki konağa yerleşen Demirci Mehmet Efe'nin yanında eşi de vardır. İsmi Dudu'dur. Güzelliğiyle herkesin dikkatini çeken Dudu'ya Demirci Mehmet Efe'nin sağ kolu diye tabir edebileceğimiz adamlarından biri bu türküyü yakmıştır.
Cevremi asdım dut bazarının duduna, Dudu derler sevdüğümün oğlum adına
Eremedim lezzetine dadına
Neyliyem neyliyem aman benim yarim yar değil
Gülerim oynarım aman deli gönül şen değil
Deryalar yüzünde de yatan gemiler,Vallahi görmedim aman böyle goygun seviler
Yar yoluna oldum ben de deliler
Bulmuşsun aşnanı da neydem aman a güzel
Gündüzüm hoş geçiyor da gecelerim ahizar
Yaz gelince her dereler yeşerir
Al atın üstüne aman vurdum yeşil eğeri, Güz gelince annen seni everi
Neyliyem neyliyem aman deli gönül şen değil,
Gülerim oynarım aman deli gönül şen değil
ELİF AYDIN - MEHMET DEMİR İLKOKULU
Burçak Tarlası ( Tokat )
Tokatlı bir genç askerlik vazifesini yapmak için İstanbul’a gider. İzin gününde bir bayanla karşılaşır. Birbirlerine aşık olurlar. Birbirlerini tanımak isterler. Kız zenginliğinden bahseder ama üstünde durmaz. Tokatlı genç de altta kalmamak için zengin olduğunu söyler.Çok geçmeden evlenirler. İstanbul’da kızın zenginliğine şahit olan Tokatlı gencin memleketine dönmesi gerekir. Kız babasını ikna eder ve kocasıyla birlikte Tokat’a gelirler. Genç adam, kızın hayal kırıklığına uğramaması için bazı yalanlar söyler. Ama çok geçmeden anlaşılır. Genç kız çalışmak zorunda olduğunu da çok geçmeden anlar. Zenginlikler içindeyken babasına karşı gelip evlendiği ve gönlünü kaptırdığı genç adam için yine de bütün bunlara katlanmak zorunda olduğunu bilir. Ayrıca kaynanasıyla da mücadele etmek zorunda kalır.
Sabahtan kalktım da ezan sesi var,
Ezan sesi değil yar yar, burçak yası var.
Bakın şu deyyusa kaç tarlası var.
Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
Burçak tarlasında yar yar gelin olması.
Eğdirme fesini yar yar, kalkar giderim
Evini başına yar yar yıkar da giderim.
Elimi salladım değdi dikene
İntizar eyledim yar yar, burçak ekene.
İlahi kaynana, ömrün tükene.
SEMRA YAVUZ
EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
BİR DALDA İKİ KİRAZ (İSTANBUL)
Zamanın birinde köyün zenginlerinden biri olan Recep bey'in Sema ve Esma isimlerinde iki kızı varmış. Kızlarını köydeki herkesten kıskanan Recep ağa, oğlu Vefa'ya kızlarını kimsenin görmemesi için bahçeye kocaman kiraz ağacı dikmesini söylemiş. Recep ağanın gelini Şeker, Esma ve Sema ile sürekli alay edip onları kimsenin almayacağını, evlenemeyeceklerini söylüyor, gülüyormuş. Fakat köyün gençlerinden Kadir ve Duran bu iki kıza çok aşık olur ve kiraz ağacına rağmen kızları görmenin yollarını ararlar. Türkünün hikayesi de buradan çıkmıştır.
Bir dalda iki kiraz, Biri al biri beyaz
Eğer beni seversen, Mektubunu sıkça yaz
Sallasana sallasana mendilini, Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını, Akşam olsun söyleyeyim suçlarını
Bir dalda iki ceviz, Aramız derya deniz
Sen orada ben burda, Ne bet kaldı ne beniz
Sallasana sallasana mendilini, Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını, Akşam olsun söyleyeyim suçlarını
Bir dalda iki elma, Birin al birin alma
Kurban olduğum Allah, Canım al yarim alma
Sallasana sallasana mendilini, Akşam oldu göndersene sevdiğimi
Sallasana sallasana saçlarını, Akşam olsun söyleyeyim suçlarını
SEMRA YAVUZ
EREN ÖMER HEKİM İLKOKULU
DİVANE AŞIK GİBİ TÜRKÜSÜ HİKAYESİ ( Trabzon /Maçka )
Aşık Veysel’ e sormuşlar; “Sizce aşk nedir?”. Aşık Veysel gülümsemiş ve şöyle demiş, “ Seversin, kavuşamazsın aşk olur”. Bu türkü de sevgilerini hasretle aşka dönüştürmüş iki gencin hikayesinden ibarettir.
Maçkalı Hasan, birgün bahçelerde dolaşırken Cemile’yi görür ve ona karşı bir şeyler hisseder. Cemile de Hasan’ın bu ilgisine kayıtsız kalamaz aralarında duygusal bir bağ oluşur. Dönemin şartları dolasıyla görüşmeleri sakıncalıdır, bu yüzden mektuplaşmaya başlarlar. Gün geçtikçe daha da sevdalanır birbirlerine daha da çok bağlanırlar.
Ancak Hasan, Cemile”yi isteme cesaretini gösteremez çünkü aileleri arasında hem sosyal hem de maddi bir fark vardır. Bütün bunlar olurken Hasan’ın babası vefat eder. Tüm düzeni bozulan aile geçim sıkıntısı çekmeye başlar. Hasan ailesinin kimseye muhtaç kalmaması için her şeyi geride bırakarak bavulunu toplar ve İstanbul”a çalışmaya gider.Gurbet bu iki aşığa zor da gelse onlar mektuplarla hasret giderirler. Gel zaman git zaman ailesi Cemile”yi zorla bir başkasıyla nişanlandırır. Bu olayı Hasan” a bir mektup ile açıklayan Cemile, onun kendisini kaçırmasını yoksa her şeyin artık çok geç olacağını söyler. Hasan, ailesinin geleceği ve sevdiği arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. İstemeyerek de olsa sevdiğiyle kavuşmaktan vazgeçer ve şu mısralarla Cemilesine veda eder.
Divane Aşık Gibi De. Dolanırım Yollarda
Kız Senin Sebebune. Yar Senin Sebebune
Kaldım İstanbullarda. Kaldım istanbul
Baban Beni Babamdan da. Bir Kerecik İstesin
Allahın Emri İle. Allahın Emri İle
Gelinim Olsun Desin, Gelinim Olsun
Al Şalım Yeşil Şalım Da, Dünyayı Dolaşalım
Sen Yağmur Ol Ben Bulut, Sen Yağmur Ol Ben Bulut
Maçka’da Buluşalım, Maçka’da Bulu
DENİZLİ-RAŞİT ÖZKARDEŞ ORTAOKULU
DERYA YILMAN
RAŞİT ÖZKARDEŞ ORTAOKULU
DEVRENT DERESİ TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ ( Denizli )
Bu türküye konu olan olay, 12 Şubat 1933 yılında bugünkü Buldan - Derbent barajının dolgusu yapılan "Derbent deresi" denilen yerde meydana gelmiştir. O yıllarda Buldan'ın Derbent Köyü, Alaşehir ve Sarıgöl taraflarından gelip, Sarayköy ve Denizli taraflarına geçmekte olan kervancıların uğrak yeriydi. Kervanlar Derbent boğazını görmeden geçemezlerdi. Zaten en kısa ve tek geçit burasıydı. 12, 13 Şubat tarihlerinden önce, Denizli'nin Gölemezli köyünden Kuru Ali'nin Musa adındaki kişi, Meneviş'in Veli ve Süleyman adlarındaki kişilerle beraber, Sarayköy'den develerine buğday ve arpa yükleyip Sarıgöl'de boşalttıktan, sattıktan sonra tekrar aynı yoldan Sarayköy'e doğru hareket eder.
Mevsim ise kış, karlı fırtınalı tipili bir gün. Kervancılar tam Derbent deresi denilen yere gelmeden, önceleri Buldan ilçesine bağlı, sonra Sarıgöl'e bağlanan Baharlar köylüleri ile karşılaşırlar. Köylüler kervancılara "kar çok yağıyor, Derbent boğazından geçemezsiniz" diyerek döndürmek isterler. Onlar da "hayır gideriz" diyerek yola devam ederler. Derbent boğazına iyice yaklaştıklarında kar, boran, tipi şiddetini artırır. Develerin ayakları tutmaz, kaymaya başlar. Köylülerin aklına gelen devecilerin başına gelir ve develerle birlikte uçuruma yuvarlanırlar. Musa, Veli ve Süleyman önce develerini sonra da kendilerini kurtarmak isterlerken vakit bir hayli geçmiş gece olmuştur. Kar ve tipiden, soğuktan korunacak yer bulup, develerini de kurtaramadan soğuktan dönüp ölmüşlerdir.
Olayın ertesi günü oradan geçmekte olan Kulalı ayakkabı yolcusu uzaktan bunların ölüsünü görür, Derbent köyüne haber verir. Köye 4-5 kilometre uzaklıkta bulunan Derbent boğazına gelen köylüler küreklerle karları aça aça cesetleri bulurlar. Devenin birisinin ayağı kırılmış, diğerleri ise sağlamdır. Musa, Veli ve Süleyman'ın etrafında kargalar uçuşmaktadır. Kervancıların cesetleri önce Derbent köyüne getirilir. Kimlikleri ve Gölemezli köyünden oldukları iyice anlaşılınca, köylerine götürülerek cesetler ailelerine teslim edilir. Bu acı olay üzerine Denizli - Buldan ilçesine bağlı Derbent köyünden Ayşe ve Fatı adlarındaki kişiler hemen bir ağıt yakarlar. Bu ağıtın sözleri de gün geçtikçe dilden dile, telden tele gezip dolaştıkça halk arasında yaygınlaşır. Herkes tarafından yıllardan beri söylenip durur.
Devrent Deresine Duman Bürüdü Of Of,
Yedi Deveyinen Musa’m Yürüdü.
Musa’mın Ciğeri Mosmor Oldu Çürüdü Of Of.
Ağlasın Ağlasın Anam Ağlasın,
Tülü Mayaları Dudu Bağlasın.
Devrent Deresine Çıvgınlar Esti Of Of.
Elimi Kolumu Poyrazlar Kesti.
Feleğin Bizlere Böyle Mi Kasti Of Of.
Devrent Deresi De Dar Geldi Bana,
Vadesiz Ölümler Zor Geldi Bana.
ELİF AYDIN
MEHMET DEMİR İLKOKULU
ATABARI
Bir gün Artvin oyun ekibi Balkan Festivaline çağrılır.Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan gösterileri büyük zevkle izler.Önceden savaşta yan yana olan halk şimdi bir eğlence için hep beraberdir.Halk çok mutludur.Bu mutluluğun sebebiyle Atatürk'e bu türküyü yazmışlardır ve geleneksel oyunları eşliğinde bu türküyle oynamışlardır.Türkü çok ünlü olmuştur.Hatta Gürcistan da bile söylenmektedir.
Uzun uzun kamışlar, Ucunu budamışlar
Benim ela gözlümü, Askere yollamışlar
Ben bir uzun kamışım,Yoluna dikilmişim
İster al ister alma ,Arnuva yazılmışım
Buray baba evidurTahtaları kevidur
Çalın vurun oynayın Burası düğün yeridur
Atabarıdır barı Bahçada gördüm yarı
Sesledim ses vermadi Ağladı zarı zarı
NADİRE BİLGİN
AYŞE TOKUR İLKOKULU
Süt içtim dilim yandı türküsü(Kilis)
Bizim kültürümüzde sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer diye bir söz vardır. Çünkü yoğurdun ham maddesi de süttür. Bir şeyden canı yanan kimse, o şeye bir daha tedbirli yaklaşır ve önlemini alır. Süt içtim dilim dandı türküsünün bu meselle bir ilgisi yoktur. Fakat ilk başta bunu çağrışmaktadır. Bu nedenle karıştırılmamalıdır. Türkü Kilis yöresine ait bir türküdür. Pazarda yoğurt satan bir kadının genç delikanlı olan evladının bir genç kıza aşık olmasından dolayı yazıldığı söylenmektedir.
Süt içtim dilim yandı Döküldü kilim yandı (Kız sana hayranım)
Ben kilimde değilim Bahçemde gülüm yandı (Kız sana hayranım)
Cendermeyim cenderme Beni yoldan dönderme (Kız sana hayranım)
Beni yoldan dönderme (Kız sana kurbanım)
Ben bir izinliliyem Canıma kasteyleme (Kız sana hayranım)
Canıma kasteyleme (Kız sana kurbanım)
Cenderme çavuşuyam (Amanın amanın)
Yol verin savuşuyam (Kız sana hayranım)
Yol verin savuşuyam (Kız sana kurbanım)
Beni çavuş sanmayın (Amanın amanın)
Bölüğün başkanıyam (Kız sana hayranım)
Bölüğün başkanıyam (Kız sana kurbanım)
Necla Beşli Kuru
KÖKLÜK İLKOKULU
Hekimoğlu Türküsü (Ordu)
Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.
Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ağsa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.
Hikayeye göre Gürcü Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar.
Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözü pek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helalleşip, yanına Mehmet adlı iki amcaoğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.
Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey, kendisini sürekli jandarmaya şikâyet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.
Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.
Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama Beyin, iki amcaoğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlikçe köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın inadı yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır.
Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. Çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.
2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
kadar geliyor ve burada ölüyor.
Hekimoğlu, tipik bir erdemli başkaldırıcı örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.
Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de aynalı martinidir. Hekimoğlu Türküsü’nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen aynalı martin'in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor. Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, aynalı martin le özdeşleşmiştir.
Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım kendi nefsime
Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu geliyor aslan yürekli
Konaklar yaptırdım döşetemedim
Ünye Fatsa bir oldu baş edemedim
Pencereden baktım kırat geliyor
Kıratın üstünde paşa geliyor
İster vali gelsin isterse paşa
Gelme paşa gelme ben atmam boşa
Hekimoğlu geliyor uçkur çözerek
Mangallarda yanıyor fındık kömürü
Çok canları yakıyor martin demiri
Ünye Fatsa arası ordu kuruldu
Hekimoğlu dediğin o da vuruldu
- Full access to our public library
- Save favorite books
- Interact with authors
Bu e-kitap; eTwinning "Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri" Projesi kapsamında internet üzerinden türküler derlenerek hazırlanmıştır.
Kopya edilemez,iktibas edilemez.Tüm hakları saklıdır. Para ile satılamaz.
"Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri Proje Ekibi "

Bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen tüm "Anadolu'da Efsaneler ve Türküleri" proje ortaklarımıza şükranlarımızı sunuyorum.
Hasan KIZILKAYA


Kitabın hazırlanmasında emeği geçenler (alfabetik):

Sındırgı Gölcük Ortaokulu



- < BEGINNING
- END >
-
DOWNLOAD
-
LIKE(43)
-
COMMENT()
-
SHARE
-
SAVE
-
BUY THIS BOOK
(from $97.79+) -
BUY THIS BOOK
(from $97.79+) - DOWNLOAD
- LIKE (43)
- COMMENT ()
- SHARE
- SAVE
- Report
-
BUY
-
LIKE(43)
-
COMMENT()
-
SHARE
- Excessive Violence
- Harassment
- Offensive Pictures
- Spelling & Grammar Errors
- Unfinished
- Other Problem
COMMENTS
Click 'X' to report any negative comments. Thanks!